Hesap Kiralama Fiilinde Tutuklama ve Cezai Sorumluluk: Anayasa Mahkemesinin Olcay Özçelik Kararı ve TCK m. 158/4 Işığında Değerlendirme – YA017

Kısa Özet

Banka hesabını veya kartını para karşılığında ya da güvenle başkasına kullandıran kişiler, nitelikli dolandırıcılık soruşturmalarında sıklıkla şüpheli ve sanık konumuna düşmektedir. Anayasa Mahkemesi, 16/10/2026 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Olcay Özçelik kararında (B. No: 2024/31038, K.T. 04/03/2026), hesap bilgilerini 500-600 TL karşılığında paylaşan başvurucunun “katalog suç” gerekçesiyle tutuklanmasını kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlali saymıştır. Mahkemeye göre nitelikli dolandırıcılık, CMK m. 100/3’te sayılan katalog suçlar arasında değildir; bu nedenle mahkeme kaçma veya delil karartma tehlikesini kendiliğinden varsayamaz, somut olgularla göstermek zorundadır. Aynı dönemde 7589 sayılı Kanunun 13. maddesiyle TCK m. 158’e eklenen dördüncü fıkra, dolandırıcılığa iştirakin hesap veya ödeme aracı bilgilerini vermekle sınırlı olması halinde cezanın yarı oranında indirilmesini öngörmüştür (RG 31/07/2026). Bu makale, tutuklama aşamasında AYM ölçütlerinin nasıl ileri sürüleceğini, hesap sahibinin müşterek fail, yardım eden veya suçsuz kabul edileceği ayrımını ve yeni indirim hükmünün derdest ve kesinleşmiş dosyalara etkisini, Yargıtay içtihatları ve doktrin ışığında incelemektedir.

1. Hukuki Sorun

Telefon dolandırıcılığında failler, mağdurdan aldıkları parayı kendi adlarına açılmış hesaplara değil, başkalarına ait hesaplara aktarır. Bu hesaplar çoğu kez küçük bir ücret karşılığında “kiralanmış” ya da güven ilişkisi içinde bilgileri paylaşılmış hesaplardır. Ceza yargılamasında iki ayrı sorun doğmaktadır.

Birinci sorun koruma tedbirine ilişkindir. Hesap sahibi hakkında, suçun niteliği ve öngörülen ceza gerekçe gösterilerek tutuklama kararı verilmekte; kimi kararlarda nitelikli dolandırıcılık hatalı biçimde katalog suç sayılmaktadır. Olcay Özçelik başvurusunda da tutuklama kararı esas olarak bu kabule dayanmıştır.

İkinci sorun maddi ceza hukukuna ilişkindir. Hesabını kullandıran kişinin kastı olup olmadığı, varsa müşterek fail mi yoksa yardım eden mi olduğu, uygulamada farklı sonuçlara bağlanmaktadır. 31/07/2026’dan itibaren buna TCK m. 158/4’teki yarı oranında indirim ve 7589 sayılı Kanunun geçiş hükümleri eklenmiştir.

2. Hukuki Nitelendirme

Tutuklama bir ceza değil, koruma tedbiridir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu bu niteliği doktrine atıfla şöyle açıklamıştır: “Hukuki niteliği bakımından bir koruma tedbiri olan tutuklama, cezalandırma amacı taşımamakla birlikte delillerin toplanması, şüpheli veya sanığın kaçmasının engellenmesi amacıyla uygulanan ve kişi hürriyetini kısıtlayan tutucu veya önleyici ağır bir tedbiridir” (Yargıtay CGK, E. 2023/396, K. 2023/641, T. 06/12/2023). Bu nedenle tutuklama kararı, beklenen cezanın erken infazı gibi kullanılamaz; CMK m. 100’deki koşullara sıkı biçimde bağlıdır.

CMK m. 100’e göre tutuklama için iki koşul birlikte aranır: kuvvetli suç şüphesini gösteren somut deliller ve bir tutuklama nedeni. Tutuklama nedenleri m. 100/2’de kaçma şüphesi ile delil karartma veya baskı tehlikesi olarak sayılmıştır. Üçüncü fıkradaki katalog suçlarda ise tutuklama nedeninin varlığı “var sayılabilir”. Bu karine, yalnızca kanunda tek tek sayılan suçlar için geçerlidir. TCK m. 157 ve 158’deki dolandırıcılık suçları bu listede yer almaz (CMK m. 100/3, güncel metin).

Hesap sahibinin sorumluluğu ise TCK’nın iştirak hükümlerine göre belirlenir. Fiil üzerinde başkalarıyla ortak hakimiyet kuran kişi müşterek faildir (TCK m. 37). Suçta kullanılan araçları sağlayan kişi ise yardım eden sıfatıyla sorumludur ve cezası yarı oranında indirilir (TCK m. 39/1, 39/2-b). Her iki halde de iştirak kastı gerekir. Hesabının suçta kullanılacağını bilmeyen kişi, iştirakçi değildir.

TCK m. 158/4, lafzı itibarıyla yeni bir suç tipi değildir. Hüküm, dolandırıcılığa iştirakin belirli bir fiille, yani hesabın kullanılmasını sağlayan zorunlu bilgi veya araçları başkasına vermekle sınırlı kalması halinde, verilecek cezanın yarı oranında indirileceğini düzenler. Bu nedenle uygulanabilmesi için önce iştirakin, dolayısıyla kastın ispatı gerekir.

3. İlgili Mevzuat

  • Anayasa m. 19/3: Suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişilerin ancak kaçmalarını, delillerin yok edilmesini veya değiştirilmesini önlemek maksadıyla veya bunlar gibi tutulmayı zorunlu kılan ve kanunda gösterilen diğer hallerde hakim kararıyla tutuklanabileceği.
  • 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu m. 100: Tutuklama nedenleri. Üçüncü fıkradaki katalogda TCK m. 157 ve 158 yer almamaktadır. Dördüncü fıkraya göre yalnızca adli para cezasını gerektiren suçlarda veya hapis cezasının üst sınırı iki yılı geçmeyen suçlarda (vücut dokunulmazlığına karşı kasten işlenenler hariç) tutuklama kararı verilemez.
  • CMK m. 101/2: Tutuklama kararında kuvvetli suç şüphesinin, tutuklama nedenlerinin, ölçülülüğün ve adli kontrolün yetersiz kalacağının “somut olgularla gerekçelendirilerek açıkça” gösterilmesi zorunluluğu (d bendi 7331 sayılı Kanunla eklenmiştir). Aynı maddenin üçüncü fıkrası uyarınca tutuklama istendiğinde şüpheli veya sanık bir müdafiin yardımından yararlanır; beşinci fıkraya göre tutuklama kararına itiraz edilebilir.
  • CMK m. 109: Adli kontrol.
  • CMK m. 141/1-a ve m. 142: “Kanunlarda belirtilen koşullar dışında” tutuklanan kişinin tazminat hakkı. İstem, kararın kesinleştiğinin tebliğinden itibaren üç ay ve her halde kesinleşmeyi izleyen bir yıl içinde ağır ceza mahkemesine yapılır. 2024 yılında 7499 sayılı Kanunla getirilen Tazminat Komisyonu yolu yalnızca m. 141/1’in (e), (f) ve (l) bentleri için geçerlidir.
  • 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu m. 37, 39: Müşterek faillik ve yardım etme.
  • TCK m. 158/1-f ve l: Bilişim sistemlerinin, banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması ve failin kendisini kamu görevlisi veya banka çalışanı olarak tanıtması. Bu bentlerde hapis cezasının alt sınırı dört yıldan, adli para cezası suçtan elde edilen menfaatin iki katından az olamaz.
  • TCK m. 158/3: Suçun üç veya daha fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi halinde cezanın yarı oranında artırılması.
  • TCK m. 158/4 (Ek: 16/7/2026-7589/13): “Bu madde ile 157 nci maddede yer alan suçlara iştirakin, kendisine veya başkasına haksız bir menfaat sağlamak amacıyla kendisine veya başkasına ait banka veya kredi kartı gibi ödeme araçlarını ya da banka, aracı kurum, ödeme hizmeti sağlayıcıları veya kripto varlık hizmet sağlayıcıları nezdinde bulunan hesabın kullanılmasını sağlayan zorunlu bilgileri veya araçları başkasına vermek fiiliyle sınırlı olması halinde verilecek ceza yarı oranında indirilir.”
  • TCK m. 168: Etkin pişmanlık.
  • 7589 sayılı Yargının Etkin ve Verimli İşlemesine Yönelik Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun (RG 31/07/2026, S. 33326) m. 26/1-c: 13. madde yayımı tarihinde yürürlüğe girmiştir. Geçici m. 1/6: Kanun yolu incelemesindeki dosyalarda m. 158/4’ün uygulanacağı sanıklar bakımından bölge adliye mahkemelerinde bozma kararı verilir; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığındaki dosyalar ilk derece mahkemelerine gönderilir. Geçici m. 1/7: İnfaz aşamasındaki ve haklarında TCK m. 168 uygulanmamış hükümlüler, mahkemenin ihtarından itibaren altı ay içinde zararı tamamen giderirlerse m. 168/2’deki etkin pişmanlıktan yararlanabilir.
  • 6216 sayılı Kanun m. 47/5: Bireysel başvurunun, başvuru yollarının tüketildiği tarihten itibaren otuz gün içinde yapılması.

4. Güncel İçtihatlar

4.1. Anayasa Mahkemesi, Olcay Özçelik Başvurusu (B. No: 2024/31038, K.T. 04/03/2026, RG 16/10/2026, S. 33402)

Başvurucu, kendini Cumhuriyet savcısı olarak tanıtan kişilerce dolandırılan müştekilerin parayı aktardığı hesaplardan birinin sahibidir. Savunmasında hesap bilgilerini 500-600 TL karşılığında paylaştığını, paranın suçtan geldiğini bilmediğini belirtmiştir (§§ 6, 11). Soruşturma boyunca hakkında hiçbir koruma tedbiri uygulanmamış; başvurucu 16/04/2024 tarihli ilk duruşmaya kendiliğinden gelmiş ve bu duruşmada tutuklanmıştır. Silifke 1. Ağır Ceza Mahkemesi, kuvvetli suç şüphesi, suçun CMK m. 100’deki katalog suçlardan olması ve ceza miktarı nedeniyle adli kontrolün yetersiz kalacağı gerekçesine dayanmıştır. Silifke 2. Ağır Ceza Mahkemesi itirazı 25/04/2024’te reddetmiş, başvurucu 02/07/2024’te tahliye edilmiştir (§§ 12-16).

Anayasa Mahkemesi önce tutuklamanın kanuni dayanağının bulunduğunu ve kuvvetli suç şüphesinin keyfi olmadığını kabul etmiştir (§§ 28, 30). İhlal, tutuklama nedenlerinin ortaya konulmaması noktasında bulunmuştur. Mahkeme şöyle demiştir:

“Ancak başvurucuya isnat edilen dolandırıcılık suçu 5271 sayılı Kanun’un 100. maddesinin (3) numaralı fıkrasında sayılan katalog suçlar arasında değildir (bkz. § 17). Dolayısıyla mahkeme, isnat edilen suçun niteliği gereği söz konusu yasal karineye dayanamayacağı için kaçma veya delilleri karartma gibi tutuklama nedenlerinin varlığını kendiliğinden varsayamaz.” (§ 33)

Beklenen ceza miktarına yapılan atfı da somut olayın özellikleriyle birlikte değerlendirmiştir:

“Tüm bu hususlar ışığında sırf alacağı muhtemel ceza miktarından hareketle başvurucunun kaçacağı şüphesinin bulunduğu söylenemez.” (§ 34)

Mahkeme, kararda delil karartma şüphesine dair hiçbir değerlendirme bulunmadığını da tespit etmiş; Anayasa m. 19/3’ün ihlal edildiğine oy birliğiyle karar vererek başvurucuya net 100.000 TL manevi tazminat ödenmesine hükmetmiştir. Tutuklama sona erdiğinden yeniden yargılamada hukuki yarar görülmemiştir (§ 38). Karar, AİHM’in benzer olgulardaki Hakim Aydın/Türkiye (B. No: 4048/09, 26/05/2020) ve Mehdi Tanrıkulu/Türkiye (B. No: 33374/10, 19/01/2021) kararlarına dayanmaktadır (§§ 20-21, 33). Genel ilkeler için Gülser Yıldırım (2) [GK] (B. No: 2016/40170, 16/11/2017), Zafer Özer (B. No: 2016/65239, 09/01/2020) ve Eren Erdem (B. No: 2019/9120, 09/06/2020) kararlarına atıf yapılmıştır (§ 27).

Kararın önemi, olgularının uygulamadaki tipik “hesap kiralama” dosyasıyla birebir örtüşmesindedir.

4.2. Haksız tutuklama tazminatı: CMK m. 141/1-a

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, tutuklama kararının kanuna aykırı olması halinde tazminatın m. 141/1-a’ya dayandığını belirtmiş ve bu tür istemlerde esas hükmün kesinleşmesinin beklenmeyeceğini kabul etmiştir: “Tutuklama kararının kanuna aykırı olması hâlinde bu bent değil, CMK’nın 141/1-a bendi kapsamında tazminat talep edilebilecektir.”; “…CMK’nın 141. maddesinin 1. fıkrasının (e) ve (f) bentleri dışındaki tazminat nedenlerine dayanılarak açılan davalar bakımından … esas hakkında bir karar verilmesi ve bu kararın kesinleşmesi gerekmez.” (Yargıtay CGK, E. 2017/544, K. 2022/123, T. 24/02/2022).

Yargıtay 12. Ceza Dairesi de savunması alınmadan ve CMK m. 101/2’deki gerekçe zorunluluğuna aykırı biçimde verilen tutuklama kararı nedeniyle m. 141/1-a uyarınca tazminata hükmedilmesini onamıştır (Yargıtay 12. CD, E. 2019/6051, K. 2021/3961, T. 26/04/2021). Katalog suç hatasını doğrudan m. 141/1-a’ya bağlayan bir çoğunluk kararı bu çalışmada tespit edilememiştir. Bu yönde bir değerlendirme yalnızca bir karşı oy yazısında yer almaktadır (Yargıtay 12. CD, E. 2014/6465, K. 2014/25615, T. 15/12/2014, karşı oy). Bu nedenle bu yol, AYM’nin Olcay Özçelik kararıyla birlikte ileri sürülmelidir.

4.3. Hesap sahibinin sorumluluğu: Müşterek faillik, yardım etme ve beraat

Yargıtay 11. Ceza Dairesi aynı kararda iki farklı sonuca ulaşmıştır. Hesap ve kart temin eden, kendi hesabını kullandıran ve gelen parayı pay karşılığında çekip teslim eden sanıklar bakımından “…sanıkların fiiller üzerinde ortak hakimiyet kurdukları anlaşılmakla, sanıkların müşterek fail olarak cezalandırılmaları gerektiği…” belirtilmiş ve TCK m. 39’un uygulanması bozma nedeni sayılmıştır. Buna karşılık komşusuna güvenerek yalnızca hesap bilgisini veren ve pay almayan sanık için “…tanışıklığından dolayı duydukları güvenle hesap ve kart bilgilerini paylaştığının anlaşılması karşısında, sanığın diğer sanıkların eylemlerine iştirak ettiğine dair cezalandırılmasına yeterli kesin, inandırıcı ve her türlü şüpheden uzak delil bulunmadığı…” gerekçesiyle beraat gerektiği kabul edilmiştir (Yargıtay 11. CD, E. 2021/16966, K. 2024/7470, T. 04/06/2024).

Aynı Daire, kartlarını komisyon karşılığında veren ve hesabına gelen paranın dolandırıcılıktan geldiğini bilen sanığın TCK m. 158/1-l uyarınca müşterek fail olarak cezalandırılmasını onamıştır (Yargıtay 11. CD, E. 2023/7128, K. 2024/3851, T. 20/03/2024).

Ceza Genel Kurulu ise yardım etmeyi müşterek faillikten ayıran ölçütü şöyle koymuştur: “‘yardım etme’yi müşterek faillikten ayıran en önemli unsur, kişinin suçun işlenişi sırasında fiil üzerinde ortak hâkimiyetinin bulunmamasıdır.” Komisyon karşılığında sahte belge sağlayan sanığın katkısı, fiil üzerinde ortak hakimiyet kurmadığı için TCK m. 39/2-b kapsamında araç sağlama olarak nitelendirilmiştir (Yargıtay CGK, E. 2015/874, K. 2019/710, T. 19/12/2019). Bu ölçüt, yalnızca hesap bilgisini veren ve sonraki aşamalara katılmayan kişiler için doğrudan önem taşır.

Kast ispatlanamadığında ise sonuç beraattir. Ceza Genel Kurulu, banka kartını ve şifresini iş yeri komşusuna veren sanık hakkında, diğer sanıklarla irtibat tespit edilemediğini de gözeterek şu tespiti yapmıştır: “Yüksek de olsa bir ihtimale dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza muhakemesinin en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermek anlamına gelecektir.” (Yargıtay CGK, E. 2019/401, K. 2023/348, T. 14/06/2023; suç vasfı bilişim sistemleri kullanılarak hırsızlıktır).

4.4. TCK m. 158/4’ün uygulanması

31/07/2026’dan sonra TCK m. 158/4’ü veya 7589 sayılı Kanunun geçici 1. maddesinin altıncı fıkrasını uygulayan, yayımlanmış bir Yargıtay veya bölge adliye mahkemesi kararı bu çalışma tarihinde tespit edilememiştir. Karar arama sistemlerine yükleme gecikmeli yapıldığından bu durum kararın bulunmadığı anlamına gelmez; hükmün yorumu önümüzdeki aylarda içtihatla şekillenecektir.

5. Doktrindeki Görüşler

Doktrin, tutuklamanın istisnai niteliğini vurgulamaktadır. Ceza Genel Kurulunun yukarıda aktarılan tanımı, Yenisey/Nuhoğlu’nun Ceza Muhakemesi Hukuku adlı eserine (s. 358), Öztürk’ün Ana Hatlarıyla Ceza Muhakemesi Hukuku adlı eserine (s. 273) ve Nur Centel’in “Tutuklama Uygulamasında Sorunlar” başlıklı makalesine (İÜHFM, 2013, S. 1, s. 193) dayandırılmıştır (aktaran: Yargıtay CGK, E. 2023/396, K. 2023/641). Bu eserlerin baskı bilgisi kararda yer almamaktadır.

Aynı kararda, tutuklama talebinde müdafi güvencesinin dayanağı olarak savunma ve müdafi kavramları için Kunter/Yenisey/Nuhoğlu’nun Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku (18. Baskı, Beta, İstanbul 2010, s. 401 vd.) ve Centel/Zafer’in Ceza Muhakemesi Hukuku (12. Baskı, Beta, İstanbul 2015, s. 180 vd.) adlı eserlerine atıf yapılmıştır (aktaran: Yargıtay CGK, E. 2023/396, K. 2023/641). CMK m. 101/3 uyarınca tutuklama istenen kişinin müdafi yardımından yararlanması, hesap kiralama dosyalarında katalog suç hatasının anında itiraz konusu yapılabilmesinin de güvencesidir.

Yardım etme bakımından Evik, Suça İştirakte Yardım Edenin Ceza Sorumluluğu adlı eserinde (On İki Levha, İstanbul 2011, s. 247) “Yardım eden, failin suç işleme iradesini kesin olarak bilmeli ve bu konuda ona yardım etme kastı ile hareket etmelidir” görüşünü savunmaktadır. Yaşar/Gökcan/Artuç, Türk Ceza Kanunu adlı şerhlerinde (1. Cilt, Ankara 2014, s. 1158) suçta kullanılan araçları sağlayanı maddi yardım eden olarak nitelendirmekte ve “Temin edilen araçların suçta kullanılmaya elverişli olması ve kullanılması da gerekir” demektedir (her iki görüş aktaran: Yargıtay CGK, E. 2015/874, K. 2019/710).

Bu görüşler hesap kiralama dosyalarına doğrudan uygulanabilir. Evik’in kesin bilgi şartı, failin suç işleme iradesinden haberdar olmayan hesap sahibinin yardım eden dahi sayılamayacağını gösterir. Yaşar/Gökcan/Artuç’un ölçütü ise hesabın fiilen suçta kullanılmasını arar; bilgileri verilmiş ancak suçta kullanılmamış bir hesap, tamamlanmış bir yardım fiili oluşturmaz.

TCK m. 158/4 çok yeni olduğundan, hükmü inceleyen ve bu çalışmada doğrulanabilen yayımlanmış bir doktrin görüşüne ulaşılamamıştır. Aşağıdaki yorumlar bu nedenle yazarın değerlendirmesidir.

6. Hukuki Değerlendirme

a) Tutuklama aşaması. Olcay Özçelik kararı yeni bir ilke koymamakta, CMK m. 100’ün açık lafzını uygulamaktadır. Ancak kararın uygulamaya etkisi büyüktür: katalog suç gerekçesine dayanan tutuklama kararları, artık Anayasa Mahkemesinin doğrudan ihlal tespitiyle karşı karşıyadır. Mahkemenin kanuni dayanak bulunduğunu kabul edip ihlali tutuklama nedeninin gösterilmemesine bağlaması da önemlidir. Bu kurgu, itiraz dilekçelerinde tutuklamanın “dayanaksız” olduğundan değil, “tutuklama nedeninin somut olgularla gösterilmediğinden” söz edilmesi gerektiğini ortaya koyar.

TCK m. 158/4, tutuklamanın ölçülülüğü bakımından da yeni bir argüman sağlamaktadır. CMK m. 100/1, işin önemi ve verilmesi beklenen ceza ile ölçülü olmayan tutuklamayı yasaklar. İştiraki hesap bilgilerini vermekle sınırlı kalan kişide, m. 158/1’in (f) ve (l) bentlerindeki dört yıllık alt sınır yarı oranında indirileceğinden beklenen ceza belirgin biçimde düşer. Bu durum, Anayasa Mahkemesinin § 34’te reddettiği “muhtemel ceza miktarı” gerekçesini daha da zayıflatır.

b) m. 158/4’ün kapsamı. Hüküm, iştirakin “vermek fiiliyle sınırlı olması” halinde uygulanır. Bu lafız iki sonuç doğurur. Birincisi, hesabına gelen parayı çeken, başka hesaplara aktaran veya teslim eden kişinin katkısı artık bilgi vermekle sınırlı değildir; Yargıtay 11. CD’nin müşterek faillik kabul ettiği bu tür olaylarda indirim, hükmün lafzı karşısında tartışmalı hale gelir. Olcay Özçelik olayındaki başvurucu da paraların bir kısmını çekip teslim ettiğini ve aktardığını beyan etmiştir (§ 11). İkincisi, hüküm bir iştirak hükmüdür ve kastı varsayar. Bu nedenle m. 158/4, kastı ispatlanamayan hesap sahibi için bir “orta yol mahkumiyeti” olarak kullanılamaz. Yargıtay CGK’nın 2023 tarihli kararında belirtildiği gibi, yüksek bir ihtimal dahi mahkumiyet için yeterli değildir.

c) m. 158/4 ile TCK m. 39 ilişkisi. Hesap sahibinin katkısı CGK’nın 2019 tarihli kararındaki ölçüte göre yardım etme niteliğindeyse, TCK m. 39/1 uyarınca ceza zaten yarı oranında indirilir. Bu durumda m. 158/4’ün ayrıca uygulanıp uygulanmayacağı kanunda açıkça çözülmemiştir. Lafız, iştirak türü ayrımı yapmadan “iştirakin” sınırlı olmasını aramaktadır. Kanun koyucunun amacı hesap kullandırma fiiline özgü daha hafif bir yaptırım rejimi kurmaksa, iki indirimin birlikte uygulanması gerektiği savunulabilir. Karşı görüşe göre ise aynı olgu iki kez indirim nedeni yapılamaz. Bu soruyu çözen bir içtihat henüz tespit edilmemiştir. Savunmanın, hesap sahibinin katkısını öncelikle yardım etme olarak nitelendirmesi ve m. 158/4’ü ayrıca ve kademeli olarak talep etmesi en güvenli yoldur.

d) Geçiş hükümleri. Geçici m. 1/6, kanun yolundaki dosyalarda m. 158/4’ün uygulanması için bozma ve iade yolunu öngörmüştür. Bu, TCK m. 7/2’deki lehe kanun ilkesinin usule yansımasıdır. Geçici m. 1/7 ise infaz aşamasındaki hükümlüler için m. 158/4’ü doğrudan uygulamamakta, onlara zararı altı ay içinde tamamen gidermeleri koşuluyla TCK m. 168/2’deki etkin pişmanlıktan yararlanma imkanı tanımaktadır. Hükümlüler bakımından belirleyici olan, mahkemenin ihtarından itibaren işleyen altı aylık süredir.

7. Hukuki Çözüm

Benzer bir dosyada izlenecek yol aşamalara göre şöyledir:

  • Tutuklama talebi ve itiraz. Sulh ceza hakimliği veya mahkeme önünde, isnat edilen suçun CMK m. 100/3’te yer almadığı, tutuklama nedenlerinin kendiliğinden varsayılamayacağı ileri sürülmelidir (AYM, Olcay Özçelik, § 33). İfade alındıktan sonra serbest kalınması, adresin sabit olması ve duruşmalara kendiliğinden katılım gibi olgular, kaçma şüphesinin yokluğuna somut delil olarak sunulmalıdır (§ 34). Adli kontrol tedbirleri (CMK m. 109) somut olarak önerilmeli ve m. 158/4 nedeniyle beklenen cezanın düştüğü ölçülülük gerekçesine eklenmelidir. Tutuklama kararına itiraz CMK m. 101/5 uyarınca yapılır.
  • Bireysel başvuru. İtirazın reddi kararının öğrenilmesinden itibaren otuz gün içinde Anayasa Mahkemesine başvurulabilir (6216 sayılı Kanun m. 47/5). Olcay Özçelik kararında başvurucu, tahliyesinden önce bu yolu kullanmış ve net 100.000 TL manevi tazminat almıştır.
  • CMK m. 141/1-a tazminatı. Katalog suç hatasına dayanan tutuklama için tazminat, “kanunlarda belirtilen koşullar dışında” tutuklama gerekçesiyle ağır ceza mahkemesinde istenebilir. Bu istemde esas hükmün kesinleşmesinin beklenmesi gerekmez (Yargıtay CGK, E. 2017/544, K. 2022/123). Süre CMK m. 142/1’e göre hesaplanmalıdır.
  • Esasa ilişkin savunma. Öncelikle kastın yokluğu ileri sürülmelidir: hesap bilgilerinin hangi gerekçeyle ve kime verildiği, alınan bir menfaat bulunup bulunmadığı, faillerle telefon veya mesaj irtibatı olup olmadığı somut delillerle ortaya konmalıdır (Yargıtay CGK, E. 2019/401, K. 2023/348; Yargıtay 11. CD, E. 2021/16966, K. 2024/7470). Kast kabul edilirse, katkının fiil üzerinde ortak hakimiyet kurmadığı ve araç sağlamakla sınırlı kaldığı gösterilerek TCK m. 39 (Yargıtay CGK, E. 2015/874, K. 2019/710) ve ayrıca m. 158/4 talep edilmelidir.
  • Zararın giderilmesi. TCK m. 168 uyarınca zararın giderilmesi, hem soruşturma hem kovuşturma aşamasında cezayı önemli ölçüde azaltır. İnfaz aşamasındaki hükümlüler için 7589 sayılı Kanun geçici m. 1/7’deki altı aylık süre takip edilmelidir.

8. Uygulamada Dikkat Edilmesi Gerekenler

  • Tutuklama kararındaki gerekçe satır satır incelenmeli; “katalog suç” ibaresi varsa itirazın merkezine konmalıdır.
  • AYM’nin kanuni dayanağı kabul ettiği unutulmamalı; itirazda dayanak yokluğu değil, tutuklama nedeninin somut olgularla gösterilmemesi ileri sürülmelidir.
  • Hesap sahibinin parayı çekip çekmediği, aktarıp aktarmadığı ayrıca belirlenmelidir. Bu olgular hem müşterek faillik ile yardım etme ayrımını hem de m. 158/4’ün uygulanabilirliğini doğrudan etkiler.
  • m. 158/4 kastı varsayar; kast tartışması bu hükme sığınılarak terk edilmemelidir.
  • Kanun yolundaki dosyalarda geçici m. 1/6 uyarınca bozma ve iade talep edilmeli; kesinleşmiş dosyalarda müvekkile geçici m. 1/7’deki altı aylık süre ve zararın tamamen giderilmesi koşulu açıkça bildirilmelidir.
  • Tazminat ve bireysel başvuru sürelerinin farklı başlangıç anları vardır; tutuklamaya itirazın reddi kararının öğrenildiği tarih dosyada belgelenmelidir.

9. Sonuç

Nitelikli dolandırıcılık CMK m. 100/3’teki katalog suçlardan değildir. Anayasa Mahkemesinin Olcay Özçelik kararı uyarınca, bu suçtan tutuklama kararı veren mahkeme kaçma veya delil karartma tehlikesini somut olgularla göstermek zorundadır; suçun niteliği ve muhtemel ceza miktarı tek başına yeterli değildir. Bu ölçüt, hesap kiralama dosyalarında hem tutuklamaya itirazın hem de bireysel başvuru ve CMK m. 141/1-a tazminatının dayanağıdır.

Maddi hukuk bakımından hesap sahibinin sorumluluğu kastın ispatına bağlıdır. Kastı ispatlanamayan kişi beraat etmelidir. Kast varsa, katkının niteliğine göre müşterek faillik veya yardım etme söz konusu olur. 31/07/2026’dan itibaren TCK m. 158/4, iştiraki bilgi vermekle sınırlı kalanlar için yarı oranında indirim öngörmektedir. Bu hükmün yardım etme indirimiyle ilişkisi ve parayı çekip teslim eden kişilere uygulanıp uygulanmayacağı henüz içtihatla netleşmemiştir. Bu nedenle savunma, kast yokluğunu esas almalı, yardım etme ve m. 158/4 indirimlerini kademeli olarak talep etmelidir.

Kaynakça

A) Mevzuat

  • Türkiye Cumhuriyeti Anayasası m. 19, 36, 148.
  • 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu m. 100, 101, 109, 141, 142.
  • 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu m. 7, 37, 39, 157, 158, 168.
  • 7589 sayılı Yargının Etkin ve Verimli İşlemesine Yönelik Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, m. 13, geçici m. 1/6-7, m. 26 (RG 31/07/2026, S. 33326).
  • 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun m. 47, 50.

B) Yargı Kararları

  • Anayasa Mahkemesi (Birinci Bölüm), Olcay Özçelik Başvurusu, B. No: 2024/31038, K.T. 04/03/2026 (RG 16/10/2026, S. 33402).
  • Anayasa Mahkemesi (Genel Kurul), Gülser Yıldırım (2) Başvurusu, B. No: 2016/40170, K.T. 16/11/2017.
  • Anayasa Mahkemesi (Birinci Bölüm), Zafer Özer Başvurusu, B. No: 2016/65239, K.T. 09/01/2020.
  • Anayasa Mahkemesi (Birinci Bölüm), Eren Erdem Başvurusu, B. No: 2019/9120, K.T. 09/06/2020.
  • AİHM, Hakim Aydın/Türkiye, B. No: 4048/09, 26/05/2020 (AYM Olcay Özçelik kararında aktarıldığı şekliyle).
  • AİHM, Mehdi Tanrıkulu/Türkiye, B. No: 33374/10, 19/01/2021 (AYM Olcay Özçelik kararında aktarıldığı şekliyle).
  • Yargıtay CGK, E. 2023/396, K. 2023/641, T. 06/12/2023.
  • Yargıtay CGK, E. 2019/401, K. 2023/348, T. 14/06/2023.
  • Yargıtay CGK, E. 2017/544, K. 2022/123, T. 24/02/2022.
  • Yargıtay CGK, E. 2015/874, K. 2019/710, T. 19/12/2019.
  • Yargıtay 11. CD, E. 2021/16966, K. 2024/7470, T. 04/06/2024.
  • Yargıtay 11. CD, E. 2023/7128, K. 2024/3851, T. 20/03/2024.
  • Yargıtay 12. CD, E. 2019/6051, K. 2021/3961, T. 26/04/2021.
  • Yargıtay 12. CD, E. 2014/6465, K. 2014/25615, T. 15/12/2014 (karşı oy).

C) Doktrin

  • CENTEL Nur, “Tutuklama Uygulamasında Sorunlar”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, 2013, S. 1, s. 193 (aktaran: Yargıtay CGK, E. 2023/396, K. 2023/641).
  • CENTEL Nur/ZAFER Hamide, Ceza Muhakemesi Hukuku, 12. Baskı, Beta, İstanbul 2015, s. 180 vd. (aktaran: Yargıtay CGK, E. 2023/396, K. 2023/641).
  • EVİK Vesile Sonay, Suça İştirakte Yardım Edenin Ceza Sorumluluğu, On İki Levha, İstanbul 2011, s. 247 (aktaran: Yargıtay CGK, E. 2015/874, K. 2019/710).
  • KUNTER Nurullah/YENİSEY Feridun/NUHOĞLU Ayşe, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku, 18. Baskı, Beta, İstanbul 2010, s. 401 vd. (aktaran: Yargıtay CGK, E. 2023/396, K. 2023/641).
  • ÖZTÜRK, Ana Hatlarıyla Ceza Muhakemesi Hukuku, s. 273 (baskı bilgisi kararda yer almamaktadır; aktaran: Yargıtay CGK, E. 2023/396, K. 2023/641).
  • YAŞAR Osman/GÖKCAN Hasan Tahsin/ARTUÇ Mustafa, Türk Ceza Kanunu, 1. Cilt, Ankara 2014, s. 1158 (aktaran: Yargıtay CGK, E. 2015/874, K. 2019/710).
  • YENİSEY Feridun/NUHOĞLU Ayşe, Ceza Muhakemesi Hukuku, s. 358 (baskı bilgisi kararda yer almamaktadır; aktaran: Yargıtay CGK, E. 2023/396, K. 2023/641).

Makalenin PDF sürümünü indirin

Bilirkişi Raporuna İtiraz Edilmemesi Usuli Kazanılmış Hak Doğurur mu? Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun İçtihat Değişikliği – YA016

Kısa Özet

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 06/05/2026 tarihinde aynı gün verdiği beş kararla, bir tarafın bilirkişi raporuna süresinde itiraz etmemesinin ve bu rapora göre ıslah ya da talep artırımı yapmasının karşı taraf lehine usuli kazanılmış hak doğurmayacağını kabul etmiştir (Yargıtay HGK, E. 2025/180, K. 2026/294, T. 06/05/2026 ve aynı tarihli seri kararlar). Kurula göre bilirkişi raporu ancak açık, kayıtsız ve şartsız bir kabul beyanıyla tarafı bağlar; sessiz kalmak kabul anlamına gelmez. Bu kararlar, Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin iş kazası tazminat davalarında uzun süredir uyguladığı ve Hukuk Genel Kurulunun 18/02/2021 tarihli kararında da benimsenen yaklaşımı terk etmektedir. Değişikliğin dayanağı, Anayasa Mahkemesinin 21/12/2023 tarihli Ahmet Özgan ve Şule Özgan ile İsmail Tuncel kararlarıdır. Anayasa Mahkemesi bu kararlarda, kanunda karşılığı olmayan bir içtihadi kuralla maddi hakkın ortadan kaldırılmasını mahkemeye erişim hakkının ihlali saymıştır. Öte yandan Kurul aynı gün, istinaf dilekçesinde ileri sürülmeyen tazminat miktarı yönünden usuli kazanılmış hakkın doğduğunu kabul etmiştir (Yargıtay HGK, E. 2025/758, K. 2026/297, T. 06/05/2026). Bu makale yeni içtihadın kapsamını, sınırlarını ve davacı ile davalı vekilleri için pratik sonuçlarını incelemektedir.

1. Hukuki Sorun

Tazminat davalarında zararın miktarı çoğu zaman bilirkişi incelemesiyle belirlenir. Dava sürecinde birden fazla rapor alınması olağandır: kusur raporu, hesap raporu, ek rapor, yeni bilirkişi kurulunun raporu. Uygulamada sıkça karşılaşılan durum şudur: Davacı ilk hesap raporuna itiraz etmez ve talebini bu rapora göre ıslah eder. Davalının itirazı ya da mahkemenin kendiliğinden gördüğü lüzum üzerine alınan sonraki rapor, örneğin güncel asgari ücret veya farklı bir yaşam tablosu kullanılarak, daha yüksek bir zarar hesaplar. Davacı bu kez talebini artırmak ister.

Yargıtay 10. Hukuk Dairesi uzun süre bu talebi reddetmiştir. Daireye göre ilk rapora itiraz etmeyen davacı bakımından rapor kesinleşmiş, davalı lehine usuli kazanılmış hak doğmuştur. Sonuç olarak davacı, mahkemenin bizzat tespit ettiği gerçek zararın bir kısmından mahrum kalmaktadır.

Sorun üç noktada düğümlenmektedir. Birincisi, kanunda açıkça düzenlenmeyen usuli kazanılmış hak kurumunun sınırı nerede çizilecektir? İkincisi, rapora itiraz etmemek ve rapora göre ıslah etmek, raporu kabul etmek anlamına mı gelir? Üçüncüsü, bu yeni çizgi istinaf ve temyiz aşamasında doğan usuli kazanılmış hakları da etkiler mi?

2. Hukuki Nitelendirme

Usuli kazanılmış hak. Usuli kazanılmış hak, derdest bir davada mahkemenin veya tarafların yaptığı bir usul işlemi sonucunda taraflardan biri lehine doğan ve sonraki aşamalarda geri alınamayan hukuki durumdur (EROĞLU Orhan, “Usulî Kazanılmış Hakkın Sınırlarının Belirlenmesinde Yaşanan Sorunlar Üzerine Bir Değerlendirme”, Avrasya Sosyal ve Ekonomi Araştırmaları Dergisi, C. 5, S. 6, 2018, s. 167). Kurum, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununda (HMK) genel bir hükümle düzenlenmemiştir. Yargıtayın 04/02/1959 ve 09/05/1960 tarihli içtihadı birleştirme kararlarıyla usul hukukuna girmiştir. Anayasa Mahkemesi, ilkenin bu kararlarla çizilen ilk çerçevesinin bozma kararına uyma ile bozma dışında kalan kısımların yeniden incelenememesine ilişkin olduğunu tespit etmiştir (AYM, Ahmet Özgan ve Şule Özgan [GK], B. No: 2020/21347, 21/12/2023, § 48). Kanun koyucu bu çekirdek alanı kısmen yazılı hale getirmiştir: HMK m. 177/2 uyarınca bozma veya kaldırma kararından sonra ıslah yapılabilir, “Ancak bozma kararına uymakla ortaya çıkan hukuki durum ortadan kaldırılamaz.”

Bilirkişi raporu ve itiraz. Bilirkişi raporu takdiri bir delildir. Hakim, bilirkişinin oy ve görüşünü diğer delillerle birlikte serbestçe değerlendirir (HMK m. 198, 282). Taraflar raporun kendilerine tebliğinden itibaren iki hafta içinde eksikliklerin tamamlanmasını, açıklama yapılmasını veya yeni bilirkişi atanmasını isteyebilir (HMK m. 281/1). Mahkeme ise eksiklik veya belirsizlik halinde kendiliğinden ek rapor alabilir; gerçeğin ortaya çıkması için gerekli görürse yeni bilirkişiye inceleme yaptırabilir (HMK m. 281/2-3).

Kesin sürenin sonucu. HMK m. 94/3 hükmü, kesin süreyi kaçırmanın sonucunu açıkça sınırlar: “Kesin süre içinde yapılması gereken işlemi, süresinde yapmayan tarafın, o işlemi yapma hakkı ortadan kalkar.” Buna göre iki haftalık süreyi kaçıran taraf yalnızca rapora itiraz hakkını yitirir.

Taraf tasarrufu. Taraflar dava konusu üzerinde serbestçe tasarruf edebilir (HMK m. 24). Davacı davadan feragat edebilir, davalı davayı kabul edebilir (HMK m. 307 vd.). Kabul ve feragat açık bir irade beyanı gerektirir. Hakim taleple bağlıdır; talepten fazlasına karar veremez (HMK m. 26).

Bu çerçevede uyuşmazlığın nitelendirilmesi şudur: Rapora itiraz etmemek bir usul işleminin yapılmamasıdır; rapora göre ıslah etmek ise talebin artırılmasına yönelik bir usul işlemidir. Hiçbiri, kendiliğinden, dava konusu üzerinde tasarruf niteliğinde bir kabul veya kısmi feragat beyanı değildir.

3. İlgili Mevzuat

  • Anayasa m. 13: Temel hak ve özgürlükler ancak kanunla sınırlanabilir.
  • Anayasa m. 36: Hak arama hürriyeti ve bunun görünümü olan mahkemeye erişim hakkı.
  • Anayasa m. 138: Hakimlerin bağımsızlığı.
  • Anayasa m. 153/son: Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı.
  • HMK m. 24 ve 26: Tasarruf ilkesi ve taleple bağlılık.
  • HMK m. 94: Kesin süre ve kesin süreyi kaçırmanın sonucu.
  • HMK m. 177: Islahın zamanı; bozma veya kaldırma sonrasında ıslah (m. 177/2, 7251 sayılı Kanunla eklenmiştir).
  • HMK m. 198, 266, 281, 282: Delillerin serbestçe değerlendirilmesi, bilirkişiye başvurma, rapora itiraz ve raporun değerlendirilmesi. HMK m. 281/1 hükmüne 7251 sayılı Kanunla, talebin iki haftada hazırlanmasının çok zor veya imkansız olduğu hallerde bir defaya mahsus ve iki haftayı geçmemek üzere ek süre verilebileceğine ilişkin cümle eklenmiştir.
  • HMK m. 307-313: Feragat ve kabul.
  • HMK m. 355: İstinaf incelemesinin, kamu düzeni dışında, istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplerle sınırlı olması.
  • HMK m. 107: Belirsiz alacak davasına ilişkin bu hüküm, 7589 sayılı Kanunun 19. maddesiyle yürürlükten kaldırılmıştır. Bu nedenle bedensel zarar davalarında talebin bilirkişi raporlarına göre artırılması, uygulamada daha çok kısmi dava ve ıslah (HMK m. 176-177) üzerinden yürüyecektir. Derdest davalara uygulanacak geçiş rejimi ayrıca değerlendirilmelidir.

4. Güncel İçtihatlar

4.1. Eski yaklaşım: Rapora itiraz etmemek usuli kazanılmış hak doğurur

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2021 yılında, Baki KURU’nun görüşüne dayanarak eski yaklaşımı açıkça benimsemiştir: “Bir tarafın bilirkişi raporuna itiraz etmemesi ile, diğer (bilirkişi raporuna itiraz eden) taraf lehine usulî kazanılmış hak doğar.” Kurula göre sonraki rapor ilk rapora itiraz edenin daha da aleyhine ise, mahkeme ilk rapora göre karar vermelidir (Yargıtay HGK, E. 2018/94, K. 2021/111, T. 18/02/2021, § 27; oy birliği).

4.2. İlk yumuşama: Elverişsiz rapor hakimi bağlamaz

Kurul 2023 yılında aynı ilkeyi anarken önemli bir sınırlama getirmiştir. Rapora itiraz edilmemesi halinde kullanılan “kesinleşme” sözcüğü mahkemeyi bağlayan bir kesinleşme anlamı taşımaz; “Davayı kabul, sulh ve feragat gibi bir sonuç da doğuramaz.” Hakim, rapordaki teknik incelemeyi dosyadaki vakıalara ve hukuk kurallarına uygun bulmazsa yeni rapor alabilir veya gerekçesini göstererek raporun aksine karar verebilir (Yargıtay HGK, E. 2022/508, K. 2023/226, T. 15/03/2023, §§ 25-26; oy birliği). Bu karar, hukuki nitelendirmede hata içeren ilk raporun yerine mahkemenin kendiliğinden aldırdığı ikinci raporun esas alınabileceğini kabul etmiştir (§ 27).

4.3. Anayasa Mahkemesinin ihlal kararları

Ahmet Özgan ve Şule Özgan kararı. Destekten yoksun kalma tazminatı davasında, ilk rapora itiraz edilmediği gerekçesiyle ek rapordaki fazla miktar usuli kazanılmış hak nedeniyle reddedilmiştir. Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu, bu uygulamayı mahkemeye erişim hakkına bir müdahale saymış (§ 41) ve müdahalenin kanuni dayanağının bulunmadığını tespit etmiştir. Mahkemeye göre yargısal içtihat, “bu kapsam ve mahiyette bir uygulamaya hukuksal dayanak teşkil edemeyeceği açıktır” (§ 51). HMK m. 281 hükmü ise yalnızca rapora itiraz etme imkanının yitirilmesini öngörür: “Başka bir anlatımla bilirkişi raporuna itiraz biçimindeki usul işleminin yapılmamasının ortadan kaldırabileceği tek hak, yine usuli bir hak olan rapora itiraz etme hakkıdır.” (§ 55). Mahkeme ayrıca, olgusal olarak tespit edilen zararın salt usule ilişkin sebeplerle karşılanmamasının davayı anlamsız hale getirdiğini ve başvuruculara ağır ve orantısız bir külfet yüklediğini belirtmiştir (§ 72). Karar oy birliğiyle verilmiştir (AYM, Ahmet Özgan ve Şule Özgan [GK], B. No: 2020/21347, 21/12/2023, RG 20/05/2024, S. 32551).

İsmail Tuncel kararı. İş kazası nedeniyle iş gücü kaybı tazminatı davasında, davacının dava öncesinde Sosyal Güvenlik Kurumunca belirlenen maluliyet oranına itiraz etmemesi nedeniyle Adli Tıp Kurumunun daha yüksek oranlı raporu hükme esas alınmamıştır. Anayasa Mahkemesi, dava açılmadan önceki idari süreçte düzenlenen bir rapora itiraz edilmemesinin yargılama usulü işlemi sayılamayacağını (§ 45) ve usuli kazanılmış hak yorumunun öngörülebilir olmadığını belirtmiştir (§ 51). Mahkemeye göre maluliyet oranı gibi teknik bir konuda davacıdan, dava açarken talebini kesin olarak belirlemesini beklemek işin mahiyetiyle bağdaşmaz (§ 68). Mahkemeye erişim hakkı ihlal edilmiştir (AYM, İsmail Tuncel [GK], B. No: 2019/8609, 21/12/2023, §§ 67-68; oy birliği).

4.4. İçtihat değişikliği: Yargıtay HGK, E. 2025/180, K. 2026/294, T. 06/05/2026

İş kazası nedeniyle açılan maddi tazminat davasında ilk derece mahkemesi, davacının itiraz etmediği ek rapora göre ıslah edilen 153.734 TL üzerinden hüküm kurmuştur. Bölge adliye mahkemesinin kaldırma kararından sonra alınan raporda zarar 425.736,53 TL hesaplanmış, ancak taleple bağlılık nedeniyle yine 153.734 TL’ye hükmedilmiştir. Yargıtay 10. Hukuk Dairesi, ilk rapora itiraz edilmeyip ıslah yapılması nedeniyle davalı lehine usuli kazanılmış hak doğduğu gerekçesiyle bozmuş; mahkeme, Anayasa Mahkemesi kararlarına dayanarak direnmiştir.

Hukuk Genel Kurulu direnmeyi oy çokluğuyla uygun bulmuştur. Kurulun temel tespiti şudur: “Bundan hareketle rapora itiraz edilmemesinin sonucunu, usuli kazanılmış hakkın doğumuna bağlamak mümkün değildir.” (§ 27). Kurul, iki haftalık itiraz süresinin yalnızca taraflar için öngörüldüğünü ve mahkemeyi bağlamadığını vurgulamıştır (§ 26). Ayrıca her usul işlemine hak adı altında sonuç bağlanmasının taleple bağlılık ilkesine aykırı olduğunu (§ 31) ve bedensel zarar davalarında “sükuta ikrar sonucunu bağlamak esası da usule feda etmek anlamına gelir” olduğunu belirtmiştir (§ 32).

Kurul, tarafı bağlayabilecek tek beyan türünü de tanımlamıştır: “Bu itibarla tarafın bilirkişi raporunu kabul ettiğine ilişkin irade beyanı kayıtsız, şartsız, açık ve tereddüte yer vermeyecek bir biçimde kesin olmalıdır. Zira zımni olarak kabul mümkün değildir.” (§ 53). Yalnızca itirazın bulunmadığını bildiren açık olmayan bir ifade de hakimi o rapora göre karar vermeye zorlamaz (§ 52). Sonuç olarak davacının rapora sessiz kalması raporu kabul ettiği anlamına gelmez ve bu usul işlemi, davacının maddi hukuka ilişkin bir hakkını sona erdirecek biçimde yorumlanamaz (§ 57). Davalılar lehine usuli kazanılmış hak doğduğu yönündeki karşı görüş Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir (§ 58).

Aynı gün verilen dört karar da aynı yöndedir: Yargıtay HGK, E. 2025/243, K. 2026/295; E. 2026/352, K. 2026/296; E. 2025/305, K. 2026/298; E. 2026/129, K. 2026/299 (hepsi T. 06/05/2026). Bunlardan K. 2026/298, talep artırım dilekçesi verilmesinin de raporu kabul anlamına gelmediğini açıkça belirtmiştir: “…rapora sessiz kalarak talep artırım dilekçesi sunması raporu kabul ettiği anlamına gelmeyeceğinden … usuli kazanılmış hak oluştuğunun kabulü mümkün değildir.” (§ 56).

4.5. Yeni içtihadın sınırı: Yargıtay HGK, E. 2025/758, K. 2026/297, T. 06/05/2026

Aynı gün Kurul, farklı bir durumda usuli kazanılmış hakkı kabul etmiştir. İlk derece mahkemesinin hükmettiği maddi tazminat miktarına davacı istinaf yoluyla itiraz etmemiş; yalnızca manevi tazminat, faiz ve vekalet ücretini istinaf etmiştir. Bölge adliye mahkemesi kararı başka nedenle kaldırınca davacı birleşen dava açarak ek maddi tazminat istemiştir. Kurul, istinaf sebebi yapılmayan kalemin davalı lehine kesinleştiğini kabul etmiştir: “…taraflarca getirilme ilkesine tâbi eldeki davada Bölge Adliye Mahkemesince kamu düzenine aykırılık hâli dışında tarafın istinaf sebebi olarak ileri sürmediği hususların incelenmeyeceği dikkate alındığında anılan tutar yönünden davalı lehine usuli kazanılmış hak oluştuğu anlaşıldığından … birleşen davaya konu edilen tutarın reddi gerektiği…” (§ 19). Karar oy çokluğuyla verilmiştir; kanun yoluna başvurmamanın feragat anlamına gelmediği yönündeki karşı görüş benimsenmemiştir (§ 20).

5. Doktrindeki Görüşler

Usuli kazanılmış hakkın geniş yorumuna destek veren görüş. Baki KURU, Hukuk Muhakemeleri Usulü, C. III, İstanbul 2001, s. 2753’te, bir tarafın rapora itiraz etmemesiyle diğer taraf lehine usuli kazanılmış hak doğduğunu ve sonraki rapor itiraz edenin daha da aleyhine ise mahkemenin ilk rapora göre karar vermesi gerektiğini savunmuştur (Yargıtay HGK, E. 2018/94, K. 2021/111, § 27 ve Yargıtay HGK, E. 2022/508, K. 2023/226, § 23’te aktarıldığı biçimiyle). Bu görüş, Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin uygulamasının doktrindeki temel dayanağı olmuştur. Cenk AKİL de Hukuk Genel Kurulunun 2008 tarihli bir kararını incelerken, Yargıtayın gerekçesindeki “Bilirkişi raporuna taraflardan biri itiraz etmemişse bu, raporun karşı taraf için bağlayıcı olması sonucunu doğurur.” tespitini dikkat çeken hususlar arasında aktarmıştır (AKİL Cenk, “Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun Hâkimin Bilirkişi Raporuyla Bağlı Olup Olmadığı Hakkında Vermiş Olduğu 24.12.2008 Gün ve E. 2008/4-734, K. 2008/766 Sayılı Kararının Tahlili”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 60, S. 3, 2011, s. 713). Ancak yazar aynı çalışmada, hakimin bilirkişi raporuyla bağlı olmadığı görüşünü benimsemektedir (AKİL, s. 704).

Kurumu dar yorumlayan ve eleştiren görüş. Muhammet ÖZEKES ve Tolga AKKAYA, usuli kazanılmış hakkın içtihadı birleştirme kararlarına dayanılarak uygulama alanının genişletilmesini doğru bulmamakta ve bu kararların usuli sorunları çözmeye gerçek anlamda elverişli olmadığını belirtmektedir (ÖZEKES Muhammet / AKKAYA Tolga, Pekcanıtez Usûl Medeni Usul Hukuku, C. IV, 16. Bası, İstanbul 2025, s. 3867-3868; Yargıtay HGK, E. 2025/180, K. 2026/294 kararında aktarıldığı biçimiyle). Orhan EROĞLU, kavramın kanunda düzenlenmemesi ve sınırlarının çizilmemesi nedeniyle yargı mercilerince hatalı uygulandığını ve hak kayıplarına yol açtığını ileri sürmekte; sınırların belirlenmesini önermektedir (EROĞLU, “Usulî Kazanılmış Hakkın Sınırlarının Belirlenmesinde Yaşanan Sorunlar Üzerine Bir Değerlendirme”, s. 163, 178). Yazar, usul hukukunda sessizliğin ikrar değil inkar sayıldığını da hatırlatmaktadır: “Usul hukukunda sükût ikrar değil, inkârdır.” (EROĞLU, s. 171, dn. 16).

Bilirkişi raporunun takdiri delil niteliğini vurgulayan görüş. Lütfi Şanal GÖRGÜN, Levent BÖRÜ ve Mehmet KODAKOĞLU, bilirkişi raporunun takdiri delil olduğunu ve hakimin bu delille bağlı olmadığını belirtmektedir (GÖRGÜN/BÖRÜ/KODAKOĞLU, Medeni Usul Hukuku, 12. Baskı, Ankara 2023, s. 454, 535). Aynı yazarlar, iki haftalık itiraz süresinin yalnızca taraflar bakımından öngörüldüğünü ve mahkemeyi bağlamadığını ifade etmektedir (s. 549-550). Bilge UMAR da sadece itirazın olmadığını bildiren açık olmayan bir ifadenin, hakimin bağımsızlığını kaldıracak bir taraf tasarrufu sayılamayacağını belirtmektedir (UMAR Bilge, Hukuk Muhakemeleri Kanunu Şerhi, Nisan 2014, s. 822). Abdullah Selman ARISOY ise rapora itiraz etmemeye bağlanan usuli kazanılmış hakkın maddi gerçeğin araştırılmasına engel olacağını ve tarafın rapora itiraz etmemesinin, davanın bir an önce bitirilmesi gibi farklı nedenleri olabileceğini vurgulamaktadır (ARISOY Abdullah Selman, “Medeni Yargılama Hukukunda: Bilirkişi Raporuna İtirazın Hak Düşürücü Süreye Bağlı Olup Olmadığı ve Taraflardan Birinin Bilirkişi Raporuna İtiraz Etmemesinin Diğer Taraf Lehine Usuli Kazanılmış Hak Doğurup Doğurmayacağı Hakkında”, Prof. Dr. Selçuk Öztek’e Armağan, C. I, 2021, s. 209, 214). Bu yazarların görüşleri Yargıtay HGK, E. 2025/180, K. 2026/294 kararında (§§ 26, 30, 32, 52) aktarılmıştır.

Tasarruf ilkesi bakımından. Nedim MERİÇ, davanın açılması, takibi, konusu ve sona ermesinin taraf iradesine tabi olmasını tasarruf ilkesi olarak tanımlamaktadır (MERİÇ Nedim, Medeni Yargılama Hukukunda Tasarruf İlkesi, 5. Baskı, Ankara 2011, s. 53-54; Yargıtay HGK, E. 2025/180, K. 2026/294, § 39’da aktarıldığı biçimiyle). Bu tanım, kabulün ancak açık bir iradeyle mümkün olduğu sonucunu destekler.

Değerlendirme. Kanaatimizce isabetli olan, kurumu dar yorumlayan görüştür. KURU’nun görüşü, rapora itiraz etmeyen tarafın sonraki aşamada raporun aleyhine sonuçlarından kaçamamasını amaçlayan bir hakkaniyet düşüncesine dayanır. Ancak bu sonuç kanunda karşılığı olan bir hükme dayanmaz. HMK m. 94/3, kesin süreyi kaçırmanın sonucunu yalnızca o işlemi yapma hakkının kaybı olarak belirlemiştir. Anayasa m. 13 uyarınca mahkemeye erişim hakkı içtihatla değil, ancak kanunla sınırlanabilir. Anayasa Mahkemesinin Özgan ve Tuncel kararları da bu yöndedir.

6. Hukuki Değerlendirme

Yeni içtihat, usul işleminin sonucu ile maddi hak arasındaki sınırı doğru çizmektedir. Rapora itiraz etmemek, HMK m. 94/3 uyarınca yalnızca o rapora itiraz etme hakkını düşürür. Davacının talep hakkını veya alacağın kendisini düşürmez. Aksi yorum, kanunun kesin süreye bağladığı sonucu içtihatla genişletir ve Anayasa m. 13 bakımından kanuni dayanaktan yoksun bir sınırlama yaratır (AYM, Ahmet Özgan ve Şule Özgan, §§ 51, 55-56).

Hakimin takdir yetkisi korunmuştur. HMK m. 281/2-3, mahkemeye kendiliğinden ek rapor ve yeni bilirkişi incelemesi yaptırma yetkisi verir. Bir tarafın sessizliği bu yetkiyi işlevsiz kılamaz. Anayasa Mahkemesinin vurguladığı gibi, hakimin aldığı raporu önceki rapora itiraz edilmediği gerekçesiyle hükme esas alamaması, mahkemenin tespit ettiği maddi gerçeğin yok sayılması sonucunu doğurur (AYM, Ahmet Özgan ve Şule Özgan, § 70). Hukuk Genel Kurulu da bilirkişi raporunu kesin delil haline getiren yaklaşımın hakim bağımsızlığıyla bağdaşmadığını belirtmiştir (Yargıtay HGK, E. 2025/180, K. 2026/294, § 27).

Islah ve talep artırımı kabul beyanı değildir. Islah, tarafın talebini genişletmeye yönelik bir usul işlemidir. İlk rapora göre ıslah eden davacı, o tarihteki bilgiyle talebini belirlemektedir. Bu işlemden, gelecekte alınacak raporlardaki fazla miktardan feragat edildiği sonucu çıkarılamaz. Feragat ve kabul açık irade beyanı gerektirir (HMK m. 307 vd.). HGK’nın K. 2026/298 sayılı kararı bu noktayı açıkça teyit etmiştir.

İstinaf sebepleriyle sınırlılıktan doğan usuli kazanılmış hak korunmaktadır. Kurulun aynı gün verdiği K. 2026/297 sayılı karar, yeni içtihadın sınırını göstermektedir. Burada usuli kazanılmış hak, tarafın sessizliğine değil, kanunun açık bir hükmüne dayanır. HMK m. 355 uyarınca bölge adliye mahkemesi, kamu düzeni dışında, yalnızca istinaf dilekçesinde belirtilen sebepleri inceler. İstinaf edilmeyen kalem bu nedenle davalı lehine kesinleşir. Bu ayrım isabetlidir: Anayasa Mahkemesinin kararları da usuli kazanılmış hakkın kanuni dayanağı bulunan çekirdek alanını değil, içtihatla genişletilen uygulama alanını hedef almıştır (AYM, Ahmet Özgan ve Şule Özgan, §§ 48-51).

Yeni içtihadın sınırları. Kararlar üç noktada dikkatle okunmalıdır. Birincisi, kararların tamamı oy çokluğuyla verilmiştir ve Kurul içinde eski görüşü savunan güçlü bir azınlık bulunmaktadır. İkincisi, Kurul açık, kayıtsız ve şartsız kabul beyanının bağlayıcılığını korumuştur. Vekilin duruşmada raporu açıkça kabul ettiğini bildirmesi halinde sonuç farklı olabilir. Üçüncüsü, kararlar iş kazası tazminat davalarında verilmiştir. Ancak gerekçe genel niteliktedir ve bilirkişi hesabına dayanan tüm alacak ve tazminat davalarında uygulanmaya elverişlidir.

Kararların bağlayıcılığı. Hukuk Genel Kurulunun direnme üzerine verdiği kararlara ilk derece mahkemesi uymak zorundadır. Özel Daire de dosya kendisine gönderildiğinde bu karar doğrultusunda inceleme yapacaktır. Anayasa Mahkemesinin ihlal kararları ise Anayasa m. 153/son uyarınca herkesi bağlar ve derece mahkemelerine yol gösterici niteliktedir.

7. Hukuki Çözüm

Davacı vekili açısından. İlk raporda hesaplanan miktara göre ıslah yapılmış olması, sonraki rapordaki daha yüksek miktarın istenmesine engel değildir. Davacı vekili sonraki rapora göre, tahkikat sona erinceye kadar ve HMK m. 176-177 sınırları içinde ıslah ederek talebini artırabilir. Bozma veya kaldırma kararından sonra yeniden tahkikat yapılıyorsa ıslah imkanı HMK m. 177/2 uyarınca devam eder. Ancak bozma kararına uymakla doğan hukuki durum ortadan kaldırılamaz.

Davalı vekili açısından. Usuli kazanılmış hak savunması artık rapora itiraz edilmemesine veya rapora göre ıslah yapılmasına dayandırılamaz. Savunma ancak davacının açık, kayıtsız ve şartsız kabul beyanına, istinaf veya temyiz sebepleriyle sınırlılığa ya da bozma kararına uyulmasıyla doğan hukuki duruma dayandırılabilir. Davalı vekili, sonraki raporun hesap yöntemine (yaşam tablosu, asgari ücret, kusur oranı, maluliyet oranı) esastan itiraz etmeye odaklanmalıdır.

Derdest ve kesinleşmiş davalar açısından. Derdest davalarda, Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin eski içtihadına göre verilmiş bozma kararlarına karşı direnme imkanı vardır ve HGK’nın yeni kararları bu direnmeyi destekler. Eski uygulamayla kesinleşmiş ve hak kaybına yol açmış kararlarda ise, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolu ve süresi ayrıca değerlendirilmelidir.

Arabuluculuk ve sulh görüşmeleri açısından. İş kazası ve bedensel zarar uyuşmazlıklarında tarafların pazarlık konumu değişmiştir. Davalı tarafın, ilk rapordaki düşük hesaba dayanan bir usuli kazanılmış hak beklentisi artık güçlü bir dayanak değildir. Arabulucu ve vekiller, sulh tutarını belirlerken güncel hesap yöntemleriyle bulunacak gerçek zararı esas almalıdır.

8. Uygulamada Dikkat Edilmesi Gerekenler

  1. Açık kabul beyanından kaçının. Davacı vekili, duruşmada veya dilekçede “rapora katılıyoruz”, “raporu kabul ediyoruz” gibi kesin kabul ifadeleri kullanmamalıdır. Rapordaki lehe hususlara katılmak gerekiyorsa, beyan “aleyhe hususları kabul etmiyoruz” kaydıyla sınırlanmalıdır.
  2. Islah dilekçesinde fazlaya ilişkin hakları saklı tutun. Islah dilekçesinde talebin rapora göre belirlendiği, sonraki inceleme sonuçlarına göre talep artırımı ve fazlaya ilişkin haklar saklı tutularak yapıldığı belirtilmelidir.
  3. Rapora itiraz süresini yine de kaçırmayın. Yeni içtihat itiraz hakkını geri vermez. HMK m. 281/1 uyarınca iki haftalık süre içinde itiraz edilmeli; gerekirse aynı süre içinde ek süre istenmelidir.
  4. İstinaf dilekçesinde her kalemi açıkça gösterin. HGK K. 2026/297 uyarınca istinaf edilmeyen tazminat kalemi davalı lehine kesinleşir. Kısmi kabul kararlarında maddi tazminat miktarı dahil tüm kalemlere ilişkin itirazlar istinaf dilekçesinde ayrı ayrı ileri sürülmelidir.
  5. HMK m. 107’nin yürürlükten kaldırıldığını gözetin. Yeni açılacak davalarda belirsiz alacak davası yolu yerine kısmi dava ve ıslah stratejisi baştan planlanmalıdır.
  6. Kararları dilekçelerde doğru künyeyle anın. Direnme ve temyiz aşamasında Yargıtay HGK, E. 2025/180, K. 2026/294, T. 06/05/2026 ile AYM’nin Özgan (B. No: 2020/21347) ve Tuncel (B. No: 2019/8609) kararları birlikte gösterilmelidir.

9. Sonuç

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 06/05/2026 tarihli beş kararla, bilirkişi raporuna itiraz edilmemesinin ve bu rapora göre ıslah yapılmasının karşı taraf lehine usuli kazanılmış hak doğurmayacağını kabul etmiştir. Rapora itiraz etmemenin tek sonucu, HMK m. 94/3 uyarınca o rapora itiraz hakkının kaybıdır. Tarafı bağlayan yalnızca açık, kayıtsız ve şartsız kabul beyanıdır. Bu değişiklik, Anayasa Mahkemesinin Özgan ve Tuncel kararlarının Yargıtay içtihadına yansımasıdır. Buna karşılık istinaf sebebi yapılmayan kalemler yönünden doğan usuli kazanılmış hak, kanuni dayanağı bulunduğu için korunmaktadır. Uygulamada davacı vekilleri açık kabul beyanından kaçınmalı ve istinaf dilekçesinde tüm kalemlere itiraz etmelidir. Davalı vekilleri ise savunmalarını usuli kazanılmış hak yerine raporun esasına yöneltmelidir.

Kaynakça

A) Mevzuat

  • Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (2709) m. 13, 36, 138, 153.
  • 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (RG 04/02/2011, S. 27836) m. 24, 26, 94, 176, 177, 198, 266, 281, 282, 307-313, 355; m. 107 (7589 sayılı Kanun m. 19 ile mülga).
  • 7251 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun m. 6, 18, 24.
  • 7589 sayılı Kanun m. 19.

B) Yargı Kararları

  • Yargıtay HGK, E. 2025/180, K. 2026/294, T. 06/05/2026.
  • Yargıtay HGK, E. 2025/243, K. 2026/295, T. 06/05/2026.
  • Yargıtay HGK, E. 2026/352, K. 2026/296, T. 06/05/2026.
  • Yargıtay HGK, E. 2025/758, K. 2026/297, T. 06/05/2026.
  • Yargıtay HGK, E. 2025/305, K. 2026/298, T. 06/05/2026.
  • Yargıtay HGK, E. 2026/129, K. 2026/299, T. 06/05/2026.
  • Yargıtay HGK, E. 2022/508, K. 2023/226, T. 15/03/2023.
  • Yargıtay HGK, E. 2018/94, K. 2021/111, T. 18/02/2021.
  • AYM, Ahmet Özgan ve Şule Özgan [GK], B. No: 2020/21347, T. 21/12/2023, RG 20/05/2024, S. 32551.
  • AYM, İsmail Tuncel [GK], B. No: 2019/8609, T. 21/12/2023, RG 20/05/2024, S. 32551.

C) Doktrin

  • AKİL Cenk, “Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun Hâkimin Bilirkişi Raporuyla Bağlı Olup Olmadığı Hakkında Vermiş Olduğu 24.12.2008 Gün ve E. 2008/4-734, K. 2008/766 Sayılı Kararının Tahlili”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 60, S. 3, 2011, s. 693-731.
  • ARISOY Abdullah Selman, “Medeni Yargılama Hukukunda: Bilirkişi Raporuna İtirazın Hak Düşürücü Süreye Bağlı Olup Olmadığı ve Taraflardan Birinin Bilirkişi Raporuna İtiraz Etmemesinin Diğer Taraf Lehine Usuli Kazanılmış Hak Doğurup Doğurmayacağı Hakkında”, Prof. Dr. Selçuk Öztek’e Armağan, C. I, 2021 (Yargıtay HGK, E. 2025/180, K. 2026/294’te aktarıldığı biçimiyle).
  • EROĞLU Orhan, “Usulî Kazanılmış Hakkın Sınırlarının Belirlenmesinde Yaşanan Sorunlar Üzerine Bir Değerlendirme”, Avrasya Sosyal ve Ekonomi Araştırmaları Dergisi, C. 5, S. 6, 2018, s. 163-184.
  • GÖRGÜN Lütfi Şanal / BÖRÜ Levent / KODAKOĞLU Mehmet, Medeni Usul Hukuku, 12. Baskı, Ankara 2023 (Yargıtay HGK, E. 2025/180, K. 2026/294’te aktarıldığı biçimiyle).
  • KURU Baki, Hukuk Muhakemeleri Usulü, C. III, İstanbul 2001 (Yargıtay HGK, E. 2018/94, K. 2021/111 ve E. 2022/508, K. 2023/226’da aktarıldığı biçimiyle).
  • MERİÇ Nedim, Medeni Yargılama Hukukunda Tasarruf İlkesi (Hukuk Muhakemeleri Kanunu Çerçevesinde), 5. Baskı, Ankara 2011 (Yargıtay HGK, E. 2025/180, K. 2026/294’te aktarıldığı biçimiyle).
  • ÖZEKES Muhammet / AKKAYA Tolga, Pekcanıtez Usûl Medeni Usul Hukuku, C. IV, 16. Bası, İstanbul 2025 (Yargıtay HGK, E. 2025/180, K. 2026/294’te aktarıldığı biçimiyle).
  • UMAR Bilge, Hukuk Muhakemeleri Kanunu Şerhi, Nisan 2014 (Yargıtay HGK, E. 2025/180, K. 2026/294’te aktarıldığı biçimiyle).

Makalenin PDF sürümünü indirin

Süresiz Yoksulluk Nafakasının İptali: Anayasa Mahkemesi Kararı ve Geçiş Dönemi Sorunları – YA015

Kısa Özet

Anayasa Mahkemesi, 30.09.2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan kararıyla 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu m. 175/1 hükmünde yer alan “süresiz olarak” ibaresini Anayasa’nın 2., 5. ve 17. maddelerine aykırı bularak iptal etmiştir. İptal hükmü yayımdan dokuz ay sonra, 30.06.2027 tarihinde yürürlüğe girecektir. Karar yoksulluk nafakası kurumunu ortadan kaldırmamış; nafakanın hiçbir ölçüt gözetilmeksizin süresiz olarak hükmedilmesini anayasaya aykırı bulmuştur. Mahkeme, hâkime nafakanın süresini evliliğin süresi, nafaka alacaklısının yaşı, eğitim ve sağlık durumu ile geçimini kendi imkânlarıyla sağlama kapasitesine göre belirleme yetkisinin tanınmasını; süresiz nafakayı gerektiren hâllerin ise kanunda açıkça gösterilmesini gerekli görmüştür. Bu makale, kararın gerekçesini, Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin süre sınırlamasını kanuna aykırı sayan uygulamasını, yürürlüğü ertelenen iptal kararının derdest boşanma davalarına etkisini ve kesinleşmiş nafaka hükümlerinin durumunu incelemekte; nafaka alacaklısı ve nafaka yükümlüsü bakımından geçiş döneminde izlenebilecek yolu ortaya koymaktadır.

1. Hukuki Sorun

4721 sayılı Türk Medenî Kanunu (TMK) m. 175/1 uyarınca boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan mali gücü oranında “süresiz olarak” nafaka isteyebilir. Hükmün lafzı nafaka alacaklısına bir talep imkânı tanımaktadır. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi ise bu ibareyi emredici saymış; irat biçiminde hükmedilen yoksulluk nafakasının belirli bir süreyle sınırlandırılmasını “yasada bulunmayan bir unsuru yasaya dahil etmek” olarak nitelendirmiştir (Yargıtay 2. HD, E. 2016/8859, K. 2017/14407, T. 12.12.2017). Bu uygulama, kısa süren ve çocuksuz evliliklerde dahi nafaka yükümlülüğünün, TMK m. 176/3 hükmünde sayılan sona erme sebeplerinden biri gerçekleşmedikçe hayat boyu sürmesi sonucunu doğurmuştur.

Anayasa Mahkemesi aynı ibareyi 2012 yılında incelemiş ve Anayasa’ya aykırı bulmamıştır (AYM, E. 2011/136, K. 2012/72, T. 17.05.2012). Mahkeme bu kez, Antalya 12. Aile Mahkemesinin bir boşanma davasında yaptığı itiraz başvurusu üzerine ibareyi oy çokluğuyla iptal etmiş ve iptal hükmünün yürürlüğünü dokuz ay ertelemiştir (AYM, E. 2025/156, K. 2026/131, T. 04.06.2026, RG 30.09.2026, S. 33386).

Karar üç soruyu gündeme getirmektedir. Birincisi, iptalin kapsamıdır: Ortadan kalkan nafaka hakkı mıdır, yoksa yalnızca süresizlik midir? İkincisi, geçiş dönemidir: 30.06.2027 tarihine kadar görülen boşanma davalarında mahkemeler nafakanın süresi bakımından hangi kuralı uygulayacaktır? Üçüncüsü, kesinleşmiş hükümlerin durumudur: Hâlen ödenmekte olan süresiz nafakalar iptal kararından etkilenecek midir? Bu sorulardan ilki karar metninden açıkça yanıtlanabilmektedir. Diğer ikisi bakımından kesin bir hüküm kurmak mümkün değildir; yanıt, kanun koyucunun erteleme süresi içinde yapacağı düzenlemeye ve Yargıtay’ın karar sonrasındaki tutumuna bağlıdır.

2. Hukuki Nitelendirme

Yoksulluk nafakası, boşanmanın eşler bakımından mali sonuçlarından biridir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, bu nafakayı evlilik birliğinde geçerli olan dayanışma ve yardımlaşma yükümlülüğünün birlik sona erdikten sonra da kısmen devamı olarak nitelendirmekte ve nafakanın özünde sosyal ve ahlaki düşüncelerin yer aldığını vurgulamaktadır (Yargıtay HGK, E. 2022/2-1268, K. 2023/1189, T. 29.11.2023, § 13). Aynı kararda nafakanın sınırı da çizilmiştir: Yoksulluk nafakası “hiçbir surette nafaka yükümlüsüne yükletilen bir ceza veya tazminat niteliğinde olmamalıdır” (§ 14).

Nafakaya hükmedilebilmesi için dört koşul aranır: talep, boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek olma, talep edenin kusurunun daha ağır olmaması ve yükümlünün mali gücünün bulunması. Nafaka yükümlüsünün kusuru aranmaz (TMK m. 175/2). Kanun yoksulluğu tanımlamamıştır; Hukuk Genel Kurulu, yeme, giyinme, barınma, sağlık, ulaşım, kültür ve eğitim gibi zorunlu harcamaları karşılayacak düzeyde geliri olmayanları yoksul kabul etmektedir (Yargıtay HGK, E. 2022/2-1268, K. 2023/1189, T. 29.11.2023, § 12). Nafaka, boşanma davasında boşanmanın fer’î (eki) niteliğinde bir talep olarak veya boşanma hükmünün kesinleşmesinden itibaren bir yıl içinde bağımsız bir davayla istenebilir (TMK m. 178).

Yoksulluk nafakasının toptan veya durumun gereklerine göre irat biçiminde ödenmesine karar verilebilir (TMK m. 176/1). İrat biçimindeki nafaka, alacaklının yeniden evlenmesi veya taraflardan birinin ölümüyle kendiliğinden; alacaklının evlenme olmaksızın fiilen evliymiş gibi yaşaması, yoksulluğunun ortadan kalkması veya haysiyetsiz hayat sürmesi hâlinde mahkeme kararıyla sona erer (TMK m. 176/3). Tarafların mali durumlarının değişmesi veya hakkaniyetin gerektirdiği hâllerde iradın artırılmasına veya azaltılmasına karar verilebilir (TMK m. 176/4). Süresizlik tartışması, bu sona erme ve uyarlama sebeplerinden hiçbirinin gerçekleşmediği hâllerde yükümlülüğün ne kadar süreceğine ilişkindir.

Anayasa Mahkemesinin kararı, bir mahkemenin bakmakta olduğu davada uygulayacağı kuralı Anayasa’ya aykırı görerek başvurması üzerine verilen bir itiraz (somut norm denetimi) kararıdır (AY m. 152/1). İptal kararları kesindir; yasama, yürütme ve yargı organlarını bağlar ve geriye yürümez (AY m. 153/1, 153/5, 153/6). Mahkeme gereken hâllerde iptal hükmünün yürürlüğe gireceği tarihi, yayımdan itibaren bir yılı geçmemek üzere ayrıca kararlaştırabilir (AY m. 153/3; 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun m. 66/3). İptalin konusu yalnızca “süresiz olarak” ibaresidir. Kanun koyucu yeni bir düzenleme yapmazsa hüküm, 30.06.2027 tarihinden itibaren “mali gücü oranında nafaka isteyebilir” biçiminde uygulanacaktır.

3. İlgili Mevzuat

TMK m. 175 yoksulluk nafakasının koşullarını, m. 176 tazminat ve nafakanın ödenme biçimini, sona ermesini ve uyarlanmasını, m. 178 boşanmadan doğan dava haklarının bir yıllık zamanaşımını düzenler. Evlenmenin butlanına karar verilmesi hâlinde de nafaka bakımından boşanmaya ilişkin hükümler uygulanır (TMK m. 158/2). Hâkim, kanunun takdir yetkisi tanıdığı veya durumun gereklerini ya da haklı sebepleri göz önünde tutmayı emrettiği konularda hukuka ve hakkaniyete göre karar verir (TMK m. 4). Evliliğin en az bir yıl sürmüş olması koşuluna bağlı olan anlaşmalı boşanmada, boşanmaya karar verilebilmesi için hâkimin boşanmanın mali sonuçları hakkında taraflarca kabul edilecek düzenlemeyi uygun bulması şarttır; hâkim, tarafların ve çocukların menfaatlerini göz önünde tutarak anlaşmada gerekli gördüğü değişiklikleri yapabilir (TMK m. 166/3).

Hükmün tarihsel gelişimi iptal kararında özetlenmiştir: 743 sayılı (mülga) Türk Kanunu Medenisi m. 144’ün ilk hâlinde yoksulluk nafakası bir yılla sınırlıdır; bu sınır 04.05.1988 tarihli ve 3444 sayılı Kanunla kaldırılmış, TMK m. 175 önceki metni sadeleştirerek almıştır (AYM, E. 2025/156, K. 2026/131, T. 04.06.2026, § 5).

Anayasa bakımından ilgili hükümler; hukuk devleti ve belirlilik ilkesi (AY m. 2), devletin kişinin maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlama görevi (AY m. 5), maddi ve manevi varlığı koruma ve geliştirme hakkı (AY m. 17), itiraz yolu (AY m. 152) ve Anayasa Mahkemesi kararlarının sonuçlarıdır (AY m. 153). İşin esasına girilerek verilen ret kararının Resmî Gazete’de yayımlanmasından sonra on yıl geçmedikçe aynı hüküm hakkında yeniden itiraz başvurusu yapılamaz (AY m. 152/4); 2012 tarihli ret kararı 26.06.2012 tarihinde yayımlandığından bu süre dolmuştur.

Madde metinleri 03.10.2026 tarihi itibarıyla yürürlükteki hâlleriyle kontrol edilmiştir. Kanun’un güncel resmî metninde TMK m. 175/1 hükmüne, ibarenin iptal edildiği ve kararın 30.06.2027 tarihinde yürürlüğe gireceği notu düşülmüştür. Aynı tarih itibarıyla Resmî Gazete’de yoksulluk nafakasının süresine ilişkin yeni bir kanun yayımlanmamıştır.

4. Güncel İçtihatlar

4.1. Anayasa Mahkemesinin 04.06.2026 tarihli iptal kararı

Mahkeme önce kuralın lafzı ile uygulaması arasındaki farkı tespit etmiştir: “Kuralın lafzı, eşlerden biri lehine süresiz nafakaya hükmedilebilmesine imkân tanımakla birlikte kuralda her durumda süresiz nafakaya hükmedilmesini zorunlu kılan açık bir düzenleme yer almamaktadır.” Buna karşılık yerleşik yargısal uygulama kuralı emredici saymakta ve hâkime süre konusunda takdir yetkisi tanımamaktadır. Mahkeme bu nedenle kuralın “herhangi bir tereddüde yer vermeyecek ölçüde açık ve belirli bir düzenleme niteliği” taşımadığı sonucuna varmıştır (AYM, E. 2025/156, K. 2026/131, T. 04.06.2026, § 19).

Kararın asıl gerekçesi (ratio decidendi), devletin özel kişiler arasındaki ilişkilerde çatışan menfaatleri dengeleme yönündeki pozitif yükümlülüğüdür. Mahkemeye göre süresiz nafaka, alacaklının maddi ve manevi varlığını korurken yükümlünün aynı hakkını doğrudan etkilemektedir (§ 23). Dengenin kurulup kurulmadığı değerlendirilirken evliliğin süresi, eşlerin yaşı ve sağlık durumu, ekonomik ve sosyal durumları, bağlanan nafakanın süresinin yükümlünün boşanma sonrasındaki hayatına etkisi ve çalışma hayatına katılma imkânı gözetilmelidir (§ 26). Mahkeme şu sonuca ulaşmıştır:

“…bu yükümlülüğün hiçbir ölçüt belirlenmeksizin kategorik olarak süresiz öngörülmesi kusurlu olması dahi gerekmeyen nafaka borçlusu açısından ağır bir külfete neden olmaktadır.” (AYM, E. 2025/156, K. 2026/131, T. 04.06.2026, § 30)

Karar, kanun koyucuya bir çerçeve de göstermektedir. Yoksulluk nafakası kural olarak durumun gerektirdiği ölçüde belirli bir süreyle sınırlandırılabilir; öngörülecek koşulların varlığı hâlinde süre uzatılarak yaşam boyu nafakaya hükmedilebilmesi de mümkündür. Hâkime, sürenin evliliğin süresi, alacaklının yaşı, eğitim ve sağlık durumu ile ihtiyaçlarını kendi imkânlarıyla karşılayabilme kapasitesi gözetilerek belirlenmesi yetkisi tanınmalı; süresiz nafakayı gerektiren hâllere ilişkin ölçütler kuralda açık ve net biçimde yer almalıdır (§ 31). Mahkeme bu nedenlerle, yoksulluğa düşecek tarafa her koşulda süresiz olarak nafaka isteme imkânı tanınmasını devletin pozitif yükümlülüğüyle bağdaşmaz bulmuş ve kuralın Anayasa’nın 2., 5. ve 17. maddelerine aykırı olduğu sonucuna varmıştır (§ 32-33).

İptal oy çokluğuyla verilmiştir. Üç üyenin ortak karşı oyuna göre sorun kuralın kendisinde değil, yorumlanma biçimindedir; TMK m. 175 ve 176 birlikte değerlendirildiğinde yükümlüyü koruyan uyarlama ve sona erme araçları mevcuttur ve süreli ya da süresiz nafaka modelinin seçimi kanun koyucunun sosyal politika tercihidir. Bir üye ise iptal sonucuna katılmakla birlikte iptalin yalnızca belirlilik ilkesine (AY m. 2) dayandırılması gerektiğini, çoğunluğun nafakanın kural olarak süreli olması gerektiğini belirlemesinin kanun koyucunun yerine bir düzenleme tercihi yapmak anlamına geldiğini belirtmiştir. İptal hükmünün dokuz ay sonra yürürlüğe girmesine ise oy birliğiyle karar verilmiştir (§ 35 ve hüküm fıkrası).

4.2. Anayasa Mahkemesinin önceki kararları

Mahkeme 2012 tarihli kararında ibareyi sosyal hukuk devleti ilkesi yönünden incelemiş ve şu gerekçeyle itirazı reddetmiştir: “İtiraz konusu ‘süresiz olarak’ ibaresi, nafaka alacaklısının her zaman ölünceye kadar yoksulluk nafakası alacağı anlamına gelmemektedir.” (AYM, E. 2011/136, K. 2012/72, T. 17.05.2012). Karşı oyda ise yoksulluğun sorumluluğunun boşanan eşlerden birine ömür boyu yüklenmesinin hakkaniyete aykırı olduğu savunulmuştur. Mahkeme 2026 tarihli kararında, 2012 tarihli gerekçeye rağmen uygulamanın değişmediğini ve ibarenin emredici sayılmaya devam ettiğini saptamıştır (AYM, E. 2025/156, K. 2026/131, T. 04.06.2026, § 28-29).

İki karar arasında verilen bir başka karar, iptalin hangi davaları doğrudan ilgilendirdiğini göstermektedir. Yoksulluk nafakasının artırılması ve kaldırılması istemli bir davada yapılan itiraz başvurusu, kuralın o davada uygulanma imkânı bulunmadığı gerekçesiyle reddedilmiştir. Mahkemeye göre TMK m. 175 uyarınca yoksulluk nafakasına süresiz olarak hükmedilmesi “ancak boşanma davası ya da bağımsız olarak açılan yoksulluk nafakası talepli bir davayla mümkün olacaktır”; artırım ve kaldırma davalarının konusu ise TMK m. 176/3 ve 176/4 hükümleridir (AYM, E. 2025/91, K. 2025/82, T. 27.03.2025, § 5).

4.3. Yargıtay uygulaması

Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin süre sınırlamasına ilişkin gerekçesi 2017 tarihli kararında ortaya konulmuştur. İlk derece mahkemesi, kısa süren ve çocuksuz bir evlilikte nafakayı iki yılla sınırlamış; Daire hükmü bozmuştur: “Kanun, yoksulluk nafakasının süresiyle ilgili hakime herhangi bir takdir hakkı tanımamış, süresini durumun gerekleri ya da haklı sebepleri gözönünde tutarak belirlemeyi de emretmemiştir. Kanun, bu nafakanın ‘süresiz’ olmasını açıkça öngördüğüne göre, takdir hakkına sığınarak nafakayı belirli bir süreyle sınırlamak kanuna açık aykırılık oluşturur.” (Yargıtay 2. HD, E. 2016/8859, K. 2017/14407, T. 12.12.2017). Anayasa Mahkemesi iptal kararında bu karara atıf yapmıştır.

Daire aynı çizgiyi iptal kararından kısa süre öncesine kadar sürdürmüştür. Evlilik süresinin kısalığı gerekçesiyle nafakayı beş yılla sınırlayan hükümdeki süre ibaresi hükümden çıkarılmış ve karar düzeltilerek onanmıştır (Yargıtay 2. HD, E. 2025/5721, K. 2025/11610, T. 22.12.2025). Nafakayı otuz altı ayla sınırlayan bir başka hüküm ise, bu yön istinafa konu edilmediği hâlde kanunun açık hükmüne aykırılık sayılarak resen incelenmiş ve bozulmuştur (Yargıtay 2. HD, E. 2025/6376, K. 2026/1025, T. 03.02.2026). Daire, 2017 ve 2026 tarihli kararlarında bu sonuca bir kayıt eklemektedir: Nafaka alacaklısı “açıkça talep etmedikçe” nafakanın belirli bir süreyle sınırlandırılması kanuna aykırıdır. Her iki kararda da alacaklının böyle bir talebi bulunmamaktadır; bu kayıt, alacaklının açık talebi hâlinde süreli nafakanın mümkün olduğu biçiminde anlaşılmaya elverişlidir.

Daire, süresizliğin kısa evliliklerde doğurduğu sonucu başka bir araçla dengelemektedir. Bir kararında evlilikte geçen süre, tarafların yaşları, yeniden evlenme şansları ve ortak çocuklarının bulunmaması gözetilerek nafakanın TMK m. 176/1 uyarınca bir defaya mahsus “toptan ödeme” biçiminde belirlenmesi gerektiği gerekçesiyle irat biçimindeki nafaka hükmü bozulmuştur (Yargıtay 2. HD, E. 2023/7605, K. 2024/8140, T. 01.11.2024). Daire 2026 tarihli kararında da evlilikte geçen süre gözetilerek “toptan ödeme” seçeneğinin tartışılıp değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir (Yargıtay 2. HD, E. 2025/6376, K. 2026/1025, T. 03.02.2026).

4.4. Yürürlüğü ertelenen iptal kararının derdest davalara etkisi

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, itiraz yoluyla verilen iptal kararlarının kesin hüküm hâlini almamış derdest dosyalarda uygulanmasının zorunlu olduğunu, geriye yürümezlik ilkesinin yalnızca kesin hüküm hâllerinde anlam taşıdığını kabul etmektedir (Yargıtay HGK, E. 2022/9-303, K. 2023/86, T. 15.02.2023; aktaran Yargıtay 8. HD, E. 2025/5008, K. 2026/1791, T. 12.03.2026).

İptal hükmünün yürürlüğünün ertelendiği dönem bakımından ise yakın tarihli bir daire kararı dikkat çekicidir. Yargıtay 8. Hukuk Dairesi, yürürlüğü dokuz ay ertelenen bir iptal kararını erteleme süresi dolmadan derdest davaya uygulamış ve şu ilkeyi benimsemiştir:

“…yürürlüğün ertelenmesi kurumu, iptal edilen normun otomatik olarak uygulanmaya devam edilmesi gerektiği şeklinde yorumlanamaz. Dolayısıyla Anayasa’ya aykırı olduğu tespit edilen bir normun, iptal kararının yürürlüğe girmesinin ertelendiği dönem içinde dahi-iptal kararının gerekçesi de dikkate alınarak-yargı mercilerince uygulanmaması mümkündür.” (Yargıtay 8. HD, E. 2025/5008, K. 2026/1791, T. 12.03.2026)

Bu karar taşınmaz hukukuna ilişkindir ve Dairenin kendi itiraz başvurusu üzerine verilen bir iptal kararını konu almaktadır. Aile hukuku uyuşmazlıklarına bakan 2. Hukuk Dairesinin süresiz nafaka bakımından aynı yaklaşımı benimseyip benimsemeyeceği henüz bilinmemektedir.

5. Doktrindeki Görüşler

Doktrinde süresizliğe yöneltilen eleştiri iki koldan ilerlemektedir. Birinci görüş, sorunun kanunda değil Yargıtay’ın yorumunda olduğunu savunur. YAĞCI, “Yoksulluk Nafakasında ‘Süresizlik’ Sorunu” başlıklı makalesinde madde metninin alacaklıya süresiz nafaka “isteyebilme” imkânı verdiğini, hâkimin nafakayı süresiz olarak karara bağlamak zorunda olduğuna dair bir hükmün metinde yer almadığını belirtmekte (İstanbul Hukuk Mecmuası, C. 76, S. 1, 2018, s. 337); kanun değişikliği yapılacaksa öncelikle ibarenin metinden çıkarılmasını önermektedir (s. 348). BAŞ/ÖZCAN, “Yoksulluk Nafakasında Süre Sorununun Anayasal ve Medeni Hukuk Boyutuyla Tartışılması ve Bir Öneri Olarak Boşanma Tazminatı” başlıklı makalelerinde hâkimin süreli nafakaya hükmedebilmesi için TMK m. 175 hükmünde değişiklik yapılmasına gerek bulunmadığını ve süresizliğin kural değil istisna olması gerektiğini savunmaktadır (ASBÜ Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 4, S. 1, 2022, s. 355, 376).

İkinci görüş kanun değişikliğini zorunlu görür. KULAKLI, “Yoksulluk Nafakası ve Yoksulluk Nafakasının Süresi Bağlamında Bir Mukayeseli Hukuk İncelemesi” başlıklı makalesinde her koşulda süresiz nafakaya hükmedilmesini hakkaniyete aykırı bulmakta ve azami beş ilâ sekiz yıllık bir üst sınır önermektedir (İstanbul Medipol Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 5, S. 2, 2018, s. 263, 265). TUTAR, “Yoksulluk Nafakasına Hâkim Olan İlkeler ve Bu İlkelerin İsviçre, Alman ve Türk Hukuku’ndaki Gelişmeler Işığında Değerlendirilmesi” başlıklı makalesinde evlilik süresiyle orantılı, ancak mutlak değil göreceli uygulanacak bir süre sınırı önermektedir (İstanbul Hukuk Mecmuası, C. 83, S. 4, 2025, s. 1348). DURAL/ÖĞÜZ/GÜMÜŞ’ün Türk Özel Hukuku, Cilt III, Aile Hukuku adlı eserinde de nafakanın süresinin kanunda öngörülecek somut ölçütlerle açıklığa kavuşturulması gerektiği belirtilmektedir (aktaran BAŞ/ÖZCAN, “Yoksulluk Nafakasında Süre Sorununun Anayasal ve Medeni Hukuk Boyutuyla Tartışılması ve Bir Öneri Olarak Boşanma Tazminatı”, s. 352).

Karşı görüş süresizliği savunur. DEMİR, “Yoksulluk Nafakasının Sona Erme Sebepleri ve Yoksulluk Nafakasının Süresizliğine Dair Tartışmalar” başlıklı makalesinde 2012 tarihli Anayasa Mahkemesi kararını isabetli bulmakta ve nafakanın ahlaki ve dayanışmacı niteliği karşısında süresizliğin hakkaniyete uygun olduğunu ileri sürmektedir (TBB Dergisi, S. 147, 2020, s. 243-244). Ara görüşler de vardır. DEMİRBAŞ, “Güncel Tartışmalarla Yoksulluk Nafakası” başlıklı makalesinde kesin bir üst süre sınırının bu kez nafaka alacaklıları bakımından mağduriyet doğuracağı uyarısını yapmaktadır (İstanbul Medipol Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 5, S. 2, 2018, s. 232). KOÇOĞLU, “Boşanmanın Eşler Açısından Genel Sonuçları Bağlamında Yoksulluk Nafakasına İlişkin Değerlendirme” başlıklı makalesinde nafakanın evlilik süresi veya çocuk sayısı gibi önceden belirlenmiş ölçütlerle sınırlandırılmasının somut olay adaletini zedeleyebileceğini, hâkimin mevcut düzenlemede de süreli nafakaya hükmedebileceğini belirtmektedir (Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 70, S. 2, 2021, s. 422-423).

Erteleme süresinde hangi kuralın uygulanacağı da tartışmalıdır. KÜÇÜK, “Anayasa Mahkemesi Tarafından Verilen İptal Kararlarının Erken Açıklanmasına ve Yürürlüğün Ertelenmesine Bağlı Olarak Ortaya Çıkan Bazı Sorunlar” başlıklı makalesinde iptal edilen kuralın, yürürlükte kaldığı sürece uygulanması gerektiğini savunmaktadır (Uyuşmazlık Mahkemesi Dergisi, S. 3, 2014, s. 322, 354). ÖZVERİ, Anayasa Mahkemesi İptal Kararlarının Zaman Yönünden Uygulanması adlı tezinde bu görüşün yanında, mahkemelerin kararlarını iptal hükmünün yürürlüğe gireceği güne kadar bekletmesi gerektiği yönündeki görüşü de aktarmakta ve Yargıtay’ın bu konuda yeknesak bir içtihadının bulunmadığını tespit etmektedir (s. 65-66, 74). KURU ise Hukuk Muhakemeleri Usulü adlı eserinde erteleme kararının yalnızca yasama ve yürütme organları bakımından sonuç doğurduğunu, mahkemelerin iptal edilen kuralı uygulamadan karar vermesi veya erteleme süresinin dolmasını beklemesi gerektiğini savunmaktadır (C. VI, s. 6350; aktaran ÖZVERİ, Anayasa Mahkemesi İptal Kararlarının Zaman Yönünden Uygulanması, s. 67).

6. Hukuki Değerlendirme

İptalin kapsamı dardır. Karar nafaka hakkını, koşullarını, miktarın belirlenmesini ve sona erme sebeplerini değiştirmemiştir. Anayasa’ya aykırı bulunan, nafakanın “hiçbir ölçüt belirlenmeksizin kategorik olarak” süresiz öngörülmesidir (§ 30). Mahkeme süresiz nafakayı da dışlamamış; koşulları kanunda gösterilmek kaydıyla yaşam boyu nafakayı dengenin bir parçası saymıştır (§ 31). Bu nedenle kararın “süresiz nafaka kaldırıldı” biçiminde özetlenmesi eksiktir. Doğru ifade şudur: Süre, ölçütlere bağlı bir takdir konusu hâline gelmektedir.

Geçiş dönemi bakımından üç yaklaşım mümkündür. Birincisi, kuralın 30.06.2027 tarihine kadar yürürlükte olduğu ve Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin içtihadının bu tarihe kadar aynen uygulanacağıdır (KÜÇÜK, “Anayasa Mahkemesi Tarafından Verilen İptal Kararlarının Erken Açıklanmasına ve Yürürlüğün Ertelenmesine Bağlı Olarak Ortaya Çıkan Bazı Sorunlar”, s. 354). İkincisi, mahkemelerin nafakanın süresine ilişkin kararlarını erteleme süresinin sonuna bırakmasıdır (ÖZVERİ, Anayasa Mahkemesi İptal Kararlarının Zaman Yönünden Uygulanması, s. 66). Üçüncüsü, iptal edilen kuralın, içeriği ve iptal gerekçesi gözetilerek erteleme döneminde de uygulanmamasıdır (Yargıtay 8. HD, E. 2025/5008, K. 2026/1791, T. 12.03.2026).

Kanaatimizce süresiz nafaka bakımından üçüncü yaklaşıma varmak için kuralın ihmal edilmesine dahi gerek yoktur. Anayasa Mahkemesi, kuralın lafzının her durumda süresiz nafakayı zorunlu kılmadığını 2026 tarihli kararında saptamış (AYM, E. 2025/156, K. 2026/131, T. 04.06.2026, § 19) ve 2012 tarihli kararını da bu yönde okumuştur (§ 28). Mahkeme kuralı, yerleşik yargısal uygulamada kazandığı anlamla, yani hâkime süre konusunda takdir yetkisi tanımayan içeriğiyle Anayasa’ya aykırı bulmuştur (§ 19, 29, 32-33). Anayasa Mahkemesi kararları yargı organlarını bağladığına göre (AY m. 153/6), “nafakayı belirli bir süreyle sınırlamak kanuna açık aykırılık oluşturur” gerekçesinin 30.09.2026 tarihinden sonra aynı biçimde sürdürülmesi güçleşmiştir. Hâkim, erteleme döneminde de TMK m. 4 ve m. 176/1 çerçevesinde ve iptal kararında sayılan ölçütleri gözeterek süreyi gerekçelendirebilir. Bununla birlikte bu sonuç tartışmasız değildir. Erteleme, kuralın biçimsel olarak yürürlükte kalması anlamına gelmektedir ve 2. Hukuk Dairesinin süre sınırlamasını resen bozma sebebi sayan uygulaması (Yargıtay 2. HD, E. 2025/6376, K. 2026/1025, T. 03.02.2026) iptal kararının yayımından yalnızca aylar öncesine aittir.

Anayasa Mahkemesi, iptalle doğacak hukuksal boşluğu kamu yararını ihlal edecek nitelikte görerek yürürlüğü ertelemiştir (§ 35). Kanaatimizce kanun koyucu erteleme süresi içinde düzenleme yapmasa da hüküm uygulanamaz hâle gelmez: İbare metinden çıkar ve süre, hâkimin TMK m. 4 uyarınca hakkaniyete göre takdir edeceği bir unsur olur. Ancak bu hâlde iptal kararının aradığı “belirli ve öngörülebilir bir çerçeve” (§ 31) kanunla değil içtihatla kurulmak zorunda kalır; ölçütlerin kanunda gösterilmesi beklentisi karşılanmamış olur.

Kesinleşmiş nafaka hükümleri bakımından sonuç daha açıktır. İptal kararları geriye yürümez (AY m. 153/5) ve kesin hüküm hâlini almış kararlar iptalden etkilenmez (Yargıtay HGK, E. 2022/9-303, K. 2023/86, T. 15.02.2023; aktaran Yargıtay 8. HD, E. 2025/5008, K. 2026/1791, T. 12.03.2026). Hâlen ödenmekte olan nafakalar iptal kararıyla kendiliğinden sona ermez. Ayrıca Anayasa Mahkemesi, TMK m. 175 hükmünün nafakanın artırılması ve kaldırılması davalarında uygulanacak kural olmadığını kabul etmiştir (AYM, E. 2025/91, K. 2025/82, T. 27.03.2025). Bu nedenle yalnızca iptal kararına dayanılarak açılacak bir kaldırma davasının hukuki dayanağı zayıftır. Mevcut nafakalar bakımından yol, TMK m. 176/3 ve 176/4 hükümleridir. Yeni kanunun geçiş hükmü içerip içermeyeceği ise şimdiden bilinemez.

7. Hukuki Çözüm

Derdest boşanma davalarında nafaka yükümlüsü tarafın savunması, nafakanın reddine değil süresine ve ödenme biçimine yöneltilmelidir. İptal kararının § 26 ve § 31’de saydığı ölçütler (evliliğin süresi, alacaklının yaşı, eğitim ve sağlık durumu, çalışma hayatına katılma imkânı) vakıa olarak ileri sürülmeli ve delillendirilmelidir. Kısa süren ve çocuksuz evliliklerde TMK m. 176/1 uyarınca toptan ödeme talebi terditli olarak dile getirilmelidir; bu yol, iptal kararından bağımsız olarak Yargıtay’ca kabul edilmektedir (Yargıtay 2. HD, E. 2023/7605, K. 2024/8140, T. 01.11.2024). Süreli nafaka talebi ise iptal kararına ve kararın bağlayıcılığına (AY m. 153/6) dayandırılmalıdır. Kural iptal edilmiş olduğundan, kanaatimizce ayrıca Anayasa’ya aykırılık itirazında bulunulmasına gerek yoktur.

Nafaka alacaklısı tarafın stratejisi ise ölçütlerin kendi lehine işlediğini göstermek üzerine kurulmalıdır. Uzun süren evlilik, ileri yaş, sağlık sorunu, eğitim durumu ve çalışma hayatına katılma imkânının bulunmaması, iptal kararındaki ölçütlere göre nafakanın uzun süreli veya süresiz belirlenmesini haklı kılabilecek olgulardır (§ 26, 31). Çocukların bakımı nedeniyle çalışma hayatından uzak kalma ve meslek edinememe de, ekonomik ihtiyaçları kendi imkânlarıyla karşılayabilme kapasitesinin değerlendirilmesinde ileri sürülebilir; bu olgulara kararın karşı oy gerekçesinde ayrıca işaret edilmiştir. Bu olguların dava dilekçesinde açıkça yazılması ve ekonomik ve sosyal durum araştırmasıyla desteklenmesi gerekir. Alacaklı, süre sınırlamasına karşı yalnızca “kanun süresiz nafaka öngörmektedir” savunmasıyla yetinmemelidir; bu savunma iptal kararından sonra tek başına yeterli olmayabilir.

İptal hükmü yürürlüğe girdikten sonra, kesin hüküm hâlini almamış derdest dosyalarda uygulanması zorunludur (AY m. 152/3; Yargıtay HGK, E. 2022/9-303, K. 2023/86, T. 15.02.2023; aktaran Yargıtay 8. HD, E. 2025/5008, K. 2026/1791, T. 12.03.2026). Bu nedenle süresiz nafakaya hükmedilen ve kanun yolu aşamasında bulunan dosyalarda yükümlü taraf, istinaf ve temyiz dilekçesinde nafakanın süresine ilişkin itirazını açıkça ileri sürmelidir. Süreye ilişkin itirazın kanun yoluna taşınmaması hâlinde hükmün bu yönü kesinleşebilir ve usuli kazanılmış hak tartışması doğabilir.

Kesinleşmiş nafakalarda izlenecek yol değişmemiştir. Alacaklının yoksulluğunun ortadan kalktığı, fiilen evliymiş gibi yaşadığı veya haysiyetsiz hayat sürdüğü ispatlanırsa nafakanın kaldırılması (TMK m. 176/3); tarafların mali durumu değişmişse veya hakkaniyet gerektiriyorsa indirilmesi (TMK m. 176/4) istenebilir. İptal kararındaki ölçütler, hakkaniyet değerlendirmesinde destekleyici bir argüman olarak kullanılabilir; ancak tek başına kaldırma sebebi değildir.

Uyuşmazlığın anlaşmayla çözümü bu dönemde öne çıkmaktadır. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, süre sınırlamasını nafaka alacaklısı “açıkça talep etmedikçe” kanuna aykırı saymaktadır (Yargıtay 2. HD, E. 2025/6376, K. 2026/1025, T. 03.02.2026); bu kayıt, alacaklının açıkça kabul ettiği süreli nafakaya alan bırakmaktadır. Anlaşmalı boşanma protokolünde nafakanın süresi, miktarı ve artış koşulları taraflarca belirlenebilir; düzenleme hâkimin uygun bulmasıyla geçerlilik kazanır. Bu yol, evliliğin en az bir yıl sürmüş olması koşuluna bağlıdır (TMK m. 166/3). Boşanmanın kendisi tarafların serbestçe tasarruf edebileceği bir konu olmadığından arabuluculuğa elverişli değildir; aile içi şiddet iddiası içeren uyuşmazlıklar da kapsam dışıdır (6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu m. 1/2). Buna karşılık nafakanın miktarı, süresi ve ödenme biçimi gibi mali sonuçlar müzakereye elverişlidir ve müzakere tekniklerinden yararlanılarak hazırlanan bir protokol, belirsizliğin sürdüğü geçiş döneminde her iki taraf için öngörülebilirlik sağlar.

8. Uygulamada Dikkat Edilmesi Gerekenler

Nafaka yükümlüsü vekilleri bakımından: Süreye ilişkin itiraz ilk derece yargılamasında ileri sürülmeli ve kanun yolu dilekçelerinde tekrarlanmalıdır. Toptan ödeme talebi terditli olarak yazılmalı, ödeme gücü belgelenmelidir. Kesinleşmiş nafakalar için iptal kararına dayalı toplu kaldırma davaları açmak yerine TMK m. 176/3 ve 176/4 koşulları somut delillerle ortaya konulmalıdır.

Nafaka alacaklısı vekilleri bakımından: Evliliğin süresi, müvekkilin yaşı, sağlık durumu, eğitim ve meslek durumu ile çocukların bakım yükü dilekçede ayrı ayrı vakıa olarak yazılmalıdır. Süreli nafakaya hükmedilmesi hâlinde sürenin sonunda yoksulluğun devam etmesi ihtimali gözetilerek hükmün gerekçesi incelenmeli; ölçütler tartışılmadan belirlenen kısa süreler kanun yoluna taşınmalıdır.

Anlaşmalı boşanmalarda: Protokolde nafakanın süresi, başlangıç ve bitiş tarihleri, yıllık artış oranı ve sona erme koşulları açıkça yazılmalıdır. Nafaka alacaklısının süreyi açıkça kabul ettiği protokolden anlaşılmalıdır.

Süreler bakımından: İptal hükmünün yürürlük tarihi 30.06.2027’dir. Boşanma hükmünün kesinleşmesinden sonra bağımsız nafaka davası bir yıl içinde açılmalıdır (TMK m. 178). Kanun koyucunun erteleme süresi içinde yapacağı düzenleme ve varsa geçiş hükmü, derdest davalar ve mevcut nafakalar bakımından belirleyici olacağından Resmî Gazete izlenmelidir.

Mahkemeler bakımından: Erteleme döneminde süreye ilişkin kararın gerekçesinde iptal kararındaki ölçütlerin tartışılması, hükmün hem kanun yolu denetiminde hem de olası bir bireysel başvuruda ayakta kalmasını kolaylaştırır.

9. Sonuç

Anayasa Mahkemesi, TMK m. 175/1 hükmündeki “süresiz olarak” ibaresini iptal ederek yoksulluk nafakasının süresini ölçütlere bağlı bir takdir konusu hâline getirmiştir. İptal edilen “süresiz olarak” ibaresidir; nafaka hakkı ortadan kalkmamıştır. Karar 30.06.2027 tarihinde yürürlüğe girecek ve geriye yürümeyecektir; kesinleşmiş nafaka hükümleri kendiliğinden sona ermeyecek, bu hükümler bakımından TMK m. 176/3 ve 176/4 yolları geçerliliğini koruyacaktır.

Geçiş döneminde derdest davalarda hangi kuralın uygulanacağı konusunda içtihat ve doktrin tek ses değildir. Kanaatimizce kuralın lafzı süreli nafakaya engel olmadığından ve Anayasa Mahkemesi kuralı, hâkime takdir yetkisi tanımayan yerleşik uygulamadaki anlamıyla Anayasa’ya aykırı bulduğundan, hâkimin erteleme döneminde de iptal kararındaki ölçütlere dayanarak süreyi gerekçeli biçimde belirlemesi mümkündür. Taraflar bakımından en güvenli yol, süreye ve ödenme biçimine ilişkin talep ve itirazların ölçütlere dayandırılarak açıkça ileri sürülmesi ve mümkün olan hâllerde nafakanın süresinin anlaşmayla belirlenmesidir.

Kaynakça

A) Mevzuat

  • Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (2709) m. 2, 5, 17, 152, 153.
  • 743 sayılı (mülga) Türk Kanunu Medenisi m. 144.
  • 3444 sayılı Kanun (04.05.1988) m. 6.
  • 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu (RG 08.12.2001, S. 24607) m. 4, 158, 166, 175, 176, 178.
  • 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun (RG 03.04.2011, S. 27894) m. 66.
  • 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu (RG 22.06.2012, S. 28331) m. 1.

B) Yargı Kararları

  • AYM, E. 2025/156, K. 2026/131, T. 04.06.2026, RG 30.09.2026, S. 33386.
  • AYM, E. 2025/91, K. 2025/82, T. 27.03.2025.
  • AYM, E. 2011/136, K. 2012/72, T. 17.05.2012, RG 26.06.2012, S. 28335.
  • Yargıtay HGK, E. 2022/2-1268, K. 2023/1189, T. 29.11.2023.
  • Yargıtay HGK, E. 2022/9-303, K. 2023/86, T. 15.02.2023 (Yargıtay 8. HD, E. 2025/5008, K. 2026/1791, T. 12.03.2026 sayılı kararda aktarıldığı biçimiyle).
  • Yargıtay 8. HD, E. 2025/5008, K. 2026/1791, T. 12.03.2026.
  • Yargıtay 2. HD, E. 2025/6376, K. 2026/1025, T. 03.02.2026.
  • Yargıtay 2. HD, E. 2025/5721, K. 2025/11610, T. 22.12.2025.
  • Yargıtay 2. HD, E. 2023/7605, K. 2024/8140, T. 01.11.2024.
  • Yargıtay 2. HD, E. 2016/8859, K. 2017/14407, T. 12.12.2017.

C) Doktrin

  • BAŞ Seda / ÖZCAN Nisa, “Yoksulluk Nafakasında Süre Sorununun Anayasal ve Medeni Hukuk Boyutuyla Tartışılması ve Bir Öneri Olarak Boşanma Tazminatı”, ASBÜ Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 4, S. 1, 2022, s. 328-383.
  • DEMİR Remzi, “Yoksulluk Nafakasının Sona Erme Sebepleri ve Yoksulluk Nafakasının Süresizliğine Dair Tartışmalar”, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, S. 147, 2020, s. 221 vd.
  • DEMİRBAŞ Ali, “Güncel Tartışmalarla Yoksulluk Nafakası”, İstanbul Medipol Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 5, S. 2, 2018, s. 219-236.
  • DURAL Mustafa / ÖĞÜZ Tufan / GÜMÜŞ Mustafa Alper, Türk Özel Hukuku, Cilt III, Aile Hukuku, Filiz Kitabevi, İstanbul (BAŞ/ÖZCAN, “Yoksulluk Nafakasında Süre Sorununun Anayasal ve Medeni Hukuk Boyutuyla Tartışılması ve Bir Öneri Olarak Boşanma Tazminatı”, s. 352’de aktarıldığı biçimiyle).
  • KOÇOĞLU Safa, “Boşanmanın Eşler Açısından Genel Sonuçları Bağlamında Yoksulluk Nafakasına İlişkin Değerlendirme”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 70, S. 2, 2021, s. 389-427.
  • KULAKLI Emrah, “Yoksulluk Nafakası ve Yoksulluk Nafakasının Süresi Bağlamında Bir Mukayeseli Hukuk İncelemesi”, İstanbul Medipol Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 5, S. 2, 2018, s. 237-268.
  • KURU Baki, Hukuk Muhakemeleri Usulü, C. VI, İstanbul 2001 (ÖZVERİ, Anayasa Mahkemesi İptal Kararlarının Zaman Yönünden Uygulanması, s. 67’de aktarıldığı biçimiyle).
  • KÜÇÜK Adnan, “Anayasa Mahkemesi Tarafından Verilen İptal Kararlarının Erken Açıklanmasına ve Yürürlüğün Ertelenmesine Bağlı Olarak Ortaya Çıkan Bazı Sorunlar”, Uyuşmazlık Mahkemesi Dergisi, S. 3, 2014, s. 311-357.
  • ÖZVERİ Kübra Cemre, Anayasa Mahkemesi İptal Kararlarının Zaman Yönünden Uygulanması, Yüksek Lisans Tezi, İhsan Doğramacı Bilkent Üniversitesi, Ankara 2020.
  • TUTAR Elce, “Yoksulluk Nafakasına Hâkim Olan İlkeler ve Bu İlkelerin İsviçre, Alman ve Türk Hukuku’ndaki Gelişmeler Işığında Değerlendirilmesi”, İstanbul Hukuk Mecmuası, C. 83, S. 4, 2025, s. 1320-1352.
  • YAĞCI Kürşad, “Yoksulluk Nafakasında ‘Süresizlik’ Sorunu”, İstanbul Hukuk Mecmuası, C. 76, S. 1, 2018, s. 323-358.

Makalenin PDF sürümünü indirin

Dava Şartı Arabuluculukta Son Tutanağın İspat Gücü: İşe İade Davalarında Aşırı Şekilcilik Yasağı – YA014

Kısa Özet

İş uyuşmazlıklarında dava açmadan önce arabulucuya başvurulmuş olması dava şartıdır (7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu m. 3/1). Uygulamada bu şartın gerçekleşip gerçekleşmediği, arabuluculuk sonunda düzenlenen son tutanağın içeriğine göre belirlenmekte; Yargıtay, 02.06.2018 tarihinden sonraki başvurularda son tutanakta uyuşmazlık konularının açıkça yazılmasını aramaktadır. Anayasa Mahkemesi, 21.09.2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan Ulaş Özel kararında bu içtihadın bir adım ötesine geçen bölge adliye mahkemesi uygulamasını denetlemiştir: Son tutanakta “işe iade”, “boşta geçen süre” ve “işe başlatmama tazminatı” kalemleri yazılı olmasına rağmen başvuru formundaki işe iade kutucuğunun işaretlenmemiş olmasına ve tutanaktaki bir kısaltmaya dayanılarak işe iade davasının usulden reddi, mahkemeye erişim hakkını ihlal eden aşırı şekilci bir yorumdur. Bu makale, kararı Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 2024–2026 tarihli kararları, Hukuk Genel Kurulunun 21.01.2026 tarihli kararı ve Anayasa Mahkemesinin Estetik Yayıncılık kararıyla birlikte incelemekte; son tutanağın hangi ölçüde belirleyici olduğunu, hangi eksikliklerin dava şartını ortadan kaldırdığını ve arabuluculuk sürecinde alınması gereken önlemleri ortaya koymaktadır.

1. Hukuki Sorun

Dava şartı arabuluculuk rejiminde davacı, arabuluculuk sonunda anlaşmaya varılamadığına ilişkin son tutanağı dava dilekçesine eklemek zorundadır (7036 sayılı Kanun m. 3/2; 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu m. 18/A-2). Kanun, son tutanağın hangi ayrıntıda düzenleneceğini belirlememiş; bu boşluk yargı kararlarıyla doldurulmuştur. Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, arabuluculuk başvuru formu uygulamasının başladığı 02.06.2018 tarihinden sonraki başvurularda, hangi alacak veya tazminat kalemlerinde anlaşma sağlanıp sağlanamadığını açıkça belirtmeyen son tutanağa göre dava şartının gerçekleşmiş sayılamayacağını kabul etmektedir (Yargıtay 9. HD, E. 2024/4484, K. 2024/8260, T. 14.05.2024).

Bu içtihat, işçilik alacakları bakımından kalem kalem bir denetim getirmiştir. Ancak uygulamada ölçüt, tutanağın bütünü yerine tek tek sözcükler üzerinden uygulanmaya başlanmış; başvuru formu ile son tutanak arasındaki farklılıklar, tutanaktaki kısaltmalar veya yazım hataları davanın usulden reddine gerekçe yapılmıştır. Anayasa Mahkemesinin Ulaş Özel kararına konu olayda bölge adliye mahkemesi, son tutanakta açıkça “işe iade” yazılmasına rağmen, başvurucunun gemi adamı olmamasından hareketle tutanaktaki “g. adamı işe iade b.” ibaresinin formdaki “g. adamı iaşe b.” olarak anlaşılması gerektiğini kabul etmiş ve ilk derece mahkemesinin işe iade kararını kaldırarak davayı kesin olarak usulden reddetmiştir (AYM, Ulaş Özel Başvurusu, B. No: 2022/82055, T. 03.03.2026, § 4).

Hukuki sorun şudur: Dava şartı arabuluculuğun gerçekleştiğinin ispatında belirleyici belge hangisidir; son tutanağın içeriği hangi yorum yöntemiyle değerlendirilir ve tutanaktaki eksiklik veya belirsizlikler hangi noktadan sonra mahkemeye erişim hakkına ölçüsüz bir müdahale oluşturur? Aynı sorunun bir başka görünümü, görevsiz mahkemede açılan davada arabuluculuğun sonradan tamamlanmasının dava şartını karşılayıp karşılamadığıdır; Anayasa Mahkemesi bu soruyu da Estetik Yayıncılık kararında yanıtlamıştır.

2. Hukuki Nitelendirme

Arabuluculuğa başvuru zorunluluğu, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) m. 114/2 anlamında özel kanunla öngörülmüş bir dava şartıdır (TANRIVER Süha, Hukuk Uyuşmazlıkları Bağlamında Arabuluculuk, 2. Baskı, Ankara 2022, s. 159; ÖZBEK Mustafa Serdar, Alternatif Uyuşmazlık Çözümü, 5. Baskı, Ankara 2022, s. 1554). Dava şartları, mahkemenin davanın esası hakkında yargılama yapabilmesi için varlığı veya yokluğu gereken hâllerdir ve amaçları davaların daha çabuk, basit ve ekonomik biçimde sonuçlanmasına yardımcı olmaktır (KURU Baki, İstinaf Sistemine Göre Yazılmış Medeni Usul Hukuku, İstanbul 2016, s. 190). Mahkeme, dava şartlarının mevcut olup olmadığını davanın her aşamasında kendiliğinden araştırır (HMK m. 115/1).

Dava şartı arabuluculuk, niteliği bakımından ikili bir yapı gösterir. Arabulucuya hiç başvurulmadan dava açılmışsa herhangi bir işlem yapılmaksızın dava usulden reddedilir; buna karşılık başvurulmuş olup son tutanak dilekçeye eklenmemişse bir haftalık kesin süre verilir (7036 sayılı Kanun m. 3/2). Bu ikinci hâl, şartın “tamamlanabilir dava şartı” olarak kabul edildiğini gösterir (ÖZEKES Muhammet / YAZICI Çiğdem, Pekcanıtez Usul Medenî Usul Hukuku, C. V, 16. Baskı, İstanbul 2025, s. 4952; aktaran Yargıtay HGK, E. 2025/255, K. 2026/11, T. 21.01.2026). Arabulucuya başvurulmaksızın dava açılması hâlinde ise taraflara arabulucuya başvurmak için kesin süre verilmez (MUTLAY Faruk Barış, “İş Hukukunda Zorunlu Arabuluculuk”, İş Hukukunda Genç Yaklaşımlar III, İstanbul 2018, s. 67).

Son tutanak ise arabuluculuk faaliyetinin nasıl sonuçlandığını belgeleyen ve arabulucu ile taraflar veya vekillerince imzalanan bir belgedir (6325 sayılı Kanun m. 17/2). Tutanağa faaliyetin sonuçlanması dışında hangi hususların yazılacağına taraflar karar verir; arabulucu tutanak ve sonuçları hakkında taraflara gerekli açıklamaları yapar (6325 sayılı Kanun m. 17/3). Bu düzenleme, son tutanağı bir “taraf beyanı belgesi” olarak nitelendirmeyi gerektirir: Tutanağın içeriği, arabulucunun tek taraflı tespiti değil, tarafların müzakere konusu yaptıkları hususlara ilişkin ortak beyanıdır. Anayasa Mahkemesi de tam bu noktadan hareket etmektedir (AYM, Ulaş Özel Başvurusu, B. No: 2022/82055, T. 03.03.2026, § 18).

Dava şartının incelenmesi belgeye dayalı yapılır (ÖZEKES/YAZICI, Pekcanıtez Usul Medenî Usul Hukuku, C. V, s. 4951-4952). Arabuluculuk sürecinde hazırlanan diğer belgeler ve beyanlar ise, sadece arabuluculuk faaliyeti dolayısıyla hazırlanmış olmaları nedeniyle, hukuk davasında delil olarak ileri sürülemez (6325 sayılı Kanun m. 5/1-ç). Bu iki hüküm birlikte okunduğunda, dava şartının ispat aracı olarak yalnızca son tutanağın kullanılabileceği sonucuna ulaşılır; Yargıtay 9. Hukuk Dairesi de aynı sonuca varmıştır (Yargıtay 9. HD, E. 2026/361, K. 2026/1865, T. 02.03.2026).

3. İlgili Mevzuat

7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu m. 3/1 uyarınca kanuna, bireysel veya toplu iş sözleşmesine dayanan işçi veya işveren alacağı ve tazminatı ile işe iade talebiyle açılan davalarda arabulucuya başvurulmuş olması dava şartıdır; 7445 sayılı Kanunla eklenen ikinci cümleyle bu alacak ve tazminatlarla ilgili itirazın iptali, menfi tespit ve istirdat davaları da kapsama alınmıştır. Maddenin ikinci fıkrası son tutanağın dilekçeye eklenmesi zorunluluğunu, bir haftalık kesin süreyi ve arabulucuya hiç başvurulmaması hâlinde davanın usulden reddini düzenler. On birinci fıkraya göre arabulucu, taraflara ulaşılamaması, taraflar katılmadığı için görüşme yapılamaması yahut anlaşma sağlanması veya sağlanamaması hâllerinde faaliyeti sona erdirir ve son tutanağı düzenler. On yedinci fıkra uyarınca büroya başvurudan son tutanağın düzenlendiği tarihe kadar zamanaşımı durur ve hak düşürücü süre işlemez. Yirmi birinci fıkra, maddede hüküm bulunmayan hâllerde 6325 sayılı Kanun hükümlerine yollama yapar. Madde metni 26.09.2026 tarihi itibarıyla yürürlükte olan hâliyle kontrol edilmiş; on beşinci fıkranın Anayasa Mahkemesinin 03.06.2025 tarihli ve E. 2024/157, K. 2025/121 sayılı kararıyla iptal edildiği görülmüştür.

6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu (HUAK) m. 17/2-3 son tutanağın düzenlenmesini ve içeriğini, m. 18/A (7155 sayılı Kanunla eklenmiştir) dava şartı olarak arabuluculuğa ilişkin ortak hükümleri, m. 5 ise arabuluculuk sürecinde hazırlanan beyan ve belgelerin hukuk davasında kullanılamamasını düzenler. Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu Yönetmeliği (RG 02.06.2018, S. 30439) m. 23/3 başvurunun dilekçe, form veya elektronik ortamda yapılabileceğini; m. 23/4 başvuru sırasında başvurandan uyuşmazlık konusuna ilişkin hususların açıklanmasının isteneceğini öngörür.

4857 sayılı İş Kanunu (İşK) m. 20/1 (7036 sayılı Kanun m. 11 ile değişik) uyarınca iş sözleşmesi feshedilen işçi, fesih bildiriminin tebliğinden itibaren bir ay içinde işe iade talebiyle arabulucuya başvurmak zorundadır; anlaşma sağlanamazsa son tutanağın düzenlendiği tarihten itibaren iki hafta içinde iş mahkemesinde dava açılabilir. Arabulucuya başvurmaksızın açılan davanın usulden reddi hâlinde ret kararı taraflara resen tebliğ edilir ve kesinleşen ret kararının tebliğinden itibaren iki hafta içinde arabulucuya başvurulabilir.

HMK m. 20/1, görevsizlik veya yetkisizlik kararı üzerine dosyanın görevli mahkemeye gönderilmesi için iki haftalık başvuru süresini; m. 114-115 dava şartlarını ve incelenmesini; m. 30 usul ekonomisini düzenler. Anayasa m. 36 hak arama hürriyetini ve mahkemeye erişim hakkını, m. 13 temel hakların sınırlanmasında ölçülülük ilkesini, m. 141/4 davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması görevini içerir.

4. Güncel İçtihatlar

4.1. Anayasa Mahkemesinin Ulaş Özel kararı

Başvurucu, 18.02.2020 tarihli arabuluculuk başvuru formunda alacak kalemlerini saymış ancak formdaki “işe iade” seçeneğini işaretlememiştir. Davalı işverenler ilk toplantıya katılmamış; 24.02.2020 tarihli son tutanakta başvurucu vekilinin beyanıyla müracaat konuları arasında “g. adamı işe iade b.”, “boşta geçen süre” ve “işe başlatmama tazminatı” kalemleri yazılmıştır. İlk derece mahkemesi feshin geçersizliğine ve işe iadeye karar vermiş; bölge adliye mahkemesi, işe iade talebinin arabuluculuğa konu edilmediğini kabul ederek davayı kesin olarak usulden reddetmiştir (AYM, Ulaş Özel Başvurusu, B. No: 2022/82055, T. 03.03.2026, § 3-4).

Anayasa Mahkemesi, dava şartı yokluğundan ret kararının mahkemeye erişim hakkına müdahale oluşturduğunu, müdahalenin 7036 sayılı Kanun m. 3 ile kanuni dayanağa ve meşru amaca sahip olduğunu belirledikten sonra ölçülülük denetimine geçmiştir (§ 10-11). Mahkeme, Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin son tutanakta kalemlerin açıkça belirtilmesini arayan içtihadını aktarmış (§ 13), ardından arabuluculuğa başvuru zorunluluğunun sınırını çizmiştir: “Dava şartı olmanın bir sonucu olarak ara buluculuğa başvurma bir zorunluluk arz etmekte ise de bu zorunluluk yalnızca ara buluculuğa başvuru ile sınırlı olup ara buluculuk sürecinin işleyişi ve sonucu üzerinde taraf iradelerinin egemen olduğu açıktır.” (§ 16)

Kararın ratio decidendi’si HUAK m. 17/3’e dayanır: “Bu kurala göre son tutanağın tarafların beyanına göre oluşturulması esastır. Ara buluculuğun sonuçlandığını ve ne şekilde tamamlandığını gösteren son tutanakta tarafların işe iade konusunda anlaşamadıklarının imza altına alınması dava şartı olan ara buluculuğa başvurunun yerine getirildiğinin ispatı niteliğindedir.” (§ 18) Mahkeme, tutanaktaki işe iade beyanının yanı sıra, işe iadenin mali sonuçları olan işe başlatmama tazminatı ve boşta geçen süre ücretinin talep edilmiş olmasını da gözeterek “işe iadenin ara buluculuk görüşmelerine dâhil edilmediğinden söz etmek mümkün değildir” sonucuna varmıştır (§ 18). Bölge adliye mahkemesinin yorumu “ara buluculuk şartına ilişkin kurallar bakımından aşırı şekilci bir yaklaşım” olarak nitelendirilmiş (§ 19); bu yorumun başvurucuya yüklediği külfetin meşru amaçla karşılaştırıldığında ölçülü olmadığı belirtilerek ihlal kararı verilmiş ve yeniden yargılamaya hükmedilmiştir (§ 20, 25).

4.2. Anayasa Mahkemesinin Estetik Yayıncılık kararı

Asliye hukuk mahkemesinde açılan manevi tazminat davası, ticari dava niteliği nedeniyle görevsizlikle sonuçlanmış; davacı, görevsizlik kararının kesinleşmesinden sonra ve dosyanın asliye ticaret mahkemesine gönderilmesinden önce arabuluculuk sürecini tamamlayarak anlaşamama tutanağını gönderme dilekçesine eklemiştir. Asliye ticaret mahkemesi tutanağın ilk dava tarihinden önce düzenlenmesi gerektiği gerekçesiyle davayı usulden reddetmiş, bölge adliye mahkemesi kararı kesin olarak onamıştır (AYM, Estetik Yayıncılık A.Ş. (4) Başvurusu, B. No: 2023/76842, T. 22.07.2026).

Anayasa Mahkemesi, Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin yerleşik uygulamasına atıf yaparak şu sonuca ulaşmıştır: “…ara buluculuk sürecinin dava dosyasının görevli mahkemeye intikalinden önce tamamlanması hâlinde artık görevli mahkemenin başkaca bir usuli eksiklik tespit edilmediği sürece davanın esası yönünden değerlendirme yapması gerektiği yönünde yerleşik uygulaması olduğu görülmektedir. Gerçekten de aksi yönde bir yorumun usul ekonomisine aykırılık teşkil edeceği gibi kanunun katı yorumlanması sonucunda kişilerin etkili başvuru hakkına da ölçüsüz bir müdahale teşkil edeceğinin kabulü gerekmektedir.” (§ 34; Yargıtay 11. HD, E. 2025/1175, K. 2025/6168, T. 13.10.2025 ve E. 2024/3454, K. 2025/1836, T. 17.03.2025 atfıyla) Karar, şeref ve itibarın korunması hakkıyla bağlantılı etkili başvuru hakkının ihlali ile sonuçlanmıştır.

4.3. Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin son tutanağa ilişkin çizgisi

Dairenin 2024 tarihli iki kararı ölçütü belirlemiştir. Başvuru formunda kalemler işaretlenmiş olsa da son tutanakta uyuşmazlık konusu yalnızca “işçi-işveren ilişkisinden kaynaklanan alacaklar” olarak yazılmışsa dava şartı gerçekleşmiş sayılmaz: “Bu tür anlaşmazlıklara ve tereddütlere meydan verilmemesi için arabuluculuk tutanağında tarafların anlaştıkları ya da anlaşamadıkları alacak kalemleri tek tek belirtilmelidir.” / “Başvuru formu uygulamasının başladığı 02.06.2018 tarihinden sonraki başvurularda ise hangi alacak veya tazminat kalemleri konusunda anlaşma sağlandığı veya sağlanamadığını açıkça belirtmeyen son tutanağa göre dava şartının gerçekleştiği kabul edilemeyecektir.” (Yargıtay 9. HD, E. 2024/4484, K. 2024/8260, T. 14.05.2024) Daire aynı kararda arabulucuya bir yükümlülük de yüklemiştir: “Şu hâle göre son tutanağın tarafların beyanına göre oluşturulması asıl ise de arabulucunun tutanağın içeriği ve düzenlenme şekli konusunda tarafları bilgilendirmesi de gerekir.” Zaman boyutunda ise dava şartı, her kalem için o kalemin müzakere edildiği tutanak tarihine kadar doğmuş alacaklarla sınırlıdır (Yargıtay 9. HD, E. 2024/4291, K. 2024/8934, T. 22.05.2024; aynı yönde: Yargıtay 9. HD, E. 2026/3004, K. 2026/3673, T. 22.04.2026).

2025–2026 tarihli kararlar bu çizgiyi sertleştirerek sürdürmüştür. Başvuru formunda genel ibare, son tutanakta yalnızca “kıdem tazminatı alacağı” yazılmışsa ücret alacağı yönünden dava usulden reddedilir (Yargıtay 9. HD, E. 2025/6033, K. 2025/10330, T. 24.12.2025). Dava şartının yalnızca son tutanaktan belirlenebileceği ilkesi en açık biçimde şu kararda ifade edilmiştir: “…arabuluculuk faaliyeti kapsamında düzenlenen belgelerden sadece son tutanağın kullanılmasına izin verilmiştir. Buna göre arabuluculuk dava şartının gerçekleşip gerçekleşmediği hususu, yalnızca son tutanak esas alınarak belirlenebileceğinden, başvuru formunda yer alan alacak kalemlerinin müzakere edilip edilmediği ancak son tutanak ile anlaşılabilir. Müzakere edilmemiş bir alacak için dava şartının gerçekleştiğinden söz edilemez.” (Yargıtay 9. HD, E. 2026/361, K. 2026/1865, T. 02.03.2026) Tutanakta yer almayan tek bir kalem (asgari geçim indirimi) o kalem yönünden kısmi usulden ret sonucu doğurur (Yargıtay 9. HD, E. 2026/1682, K. 2026/4343, T. 11.05.2026); eksikliğin arabulucudan sorularak giderilmesi talebi kabul görmemiştir; buna karşılık tespit davası niteliğindeki SGK çıkış kodunun düzeltilmesi davası dava şartına tabi değildir (Yargıtay 9. HD, E. 2026/1382, K. 2026/4121, T. 30.04.2026).

İşe iade ile feshe bağlı alacakların ilişkisi bakımından Daire, işe iade talebiyle yapılan arabuluculukta kıdem ve ihbar tazminatı gibi alacakların da yazılabileceğini, ancak bunun yalnızca dava konusu fesih anına kadar doğmuş alacakları kapsadığını; kesinleşen işe iade kararı üzerine işe başlatılmama suretiyle gerçekleşen feshe bağlı alacaklar için yeni bir arabuluculuk başvurusunun zorunlu olduğunu kabul etmektedir (Yargıtay 9. HD, E. 2026/368, K. 2026/2807, T. 30.03.2026; aynı yönde: Yargıtay 9. HD, E. 2026/396, K. 2026/2809, T. 30.03.2026). Bu sonuç, işe iade kararındaki geçersizliğin kendine özgü bir geçersizlik hâli olduğu ve mahkeme kararıyla kendiliğinden devreye girmediği görüşüne dayandırılmıştır (SÜZEK Sarper, İş Hukuku, 21. Baskı, İstanbul 2021, s. 652; MOLLAMAHMUTOĞLU Hamdi / ASTARLI Muhittin / BAYSAL Ulaş, İş Hukuku, 7. Baskı, Ankara 2022, s. 1111; aktaran Yargıtay 9. HD, E. 2026/368, K. 2026/2807, T. 30.03.2026).

4.4. Hukuk Genel Kurulu ve 11. Hukuk Dairesi: Görevsizlik sonrası tamamlama

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, görevsiz asliye hukuk mahkemesinde açılan davada, görevsizlik kararından sonra ancak dosyanın görevli iş mahkemesinin esasına kaydından önce tamamlanan arabuluculuğun dava şartını karşıladığına oy birliğiyle karar vermiştir: “…7036 sayılı Kanun’un 3. maddesi ile 6325 sayılı Kanun’un uygulanmasındaki amaç ve hak arama hürriyeti birlikte değerlendirildiğinde somut olayda arabuluculuk dava şartının yerine getirildiği kabul edilmelidir. Aksi yöndeki kabulün hak arama hürriyetinin bir unsuru olan mahkemeye erişim hakkı ile bağdaşmayacağı açıktır. … davanın usulden reddine karar verilerek arabuluculuk ve dava sürecinin yeniden başlatılmasının usul ekonomisi ilkesine de aykırı olacağı ortadadır.” (Yargıtay HGK, E. 2025/255, K. 2026/11, T. 21.01.2026) 11. Hukuk Dairesi de ticari davalarda aynı ölçütü uygulamakta, kritik eşiği dosyanın görevli mahkemeye intikal tarihi olarak belirlemektedir: intikalden önce tamamlanan arabuluculuk yeterlidir, intikalden sonra düzenlenen son tutanak ise yeterli değildir (Yargıtay 11. HD, E. 2025/1175, K. 2025/6168, T. 13.10.2025; E. 2024/3454, K. 2025/1836, T. 17.03.2025).

5. Doktrindeki Görüşler

TANRIVER, Hukuk Uyuşmazlıkları Bağlamında Arabuluculuk adlı eserinde arabuluculuğa başvuruyu HMK m. 114/2 anlamında özel bir dava şartı olarak nitelendirmekte ve bu şartın eksikliğinin bölge adliye mahkemesince kendiliğinden dikkate alınması, temyizde ise mutlak bozma sebebi sayılması gerektiğini savunmaktadır (s. 159-160; aktaran Yargıtay HGK, E. 2025/255, K. 2026/11, T. 21.01.2026). Yazar, arabuluculuğun yalnızca tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri uyuşmazlıklarda uygulanabileceğini de vurgulamaktadır (TANRIVER Süha, Medenî Usul Hukuku, C. II, Ankara 2021, s. 252).

ÖZBEK, Alternatif Uyuşmazlık Çözümü adlı eserinde, görevsiz veya yetkisiz mahkemede dava açıldıktan sonra ve dosyanın görevli mahkemeye gönderilmesinden önce dava şartı eksikliği tamamlanmışsa görevli mahkemede dava şartının tam olduğunu, tekrar arabuluculuğa başvurulmasına gerek bulunmadığını belirtmektedir (s. 1557; aktaran Yargıtay HGK, E. 2025/255, K. 2026/11, T. 21.01.2026). Bu görüş Hukuk Genel Kurulu ve Anayasa Mahkemesince benimsenmiştir.

ÖZEKES/YAZICI, Pekcanıtez Usul Medenî Usul Hukuku adlı eserde dava şartı incelemesinin belgeye dayalı yapılacağını ve son tutanağın eklenmemesi hâlinde kesin süre verilmesi nedeniyle şartın tamamlanabilir nitelikte olduğunu ifade etmektedir (C. V, s. 4951-4952; aktaran Yargıtay HGK, E. 2025/255, K. 2026/11, T. 21.01.2026). EKMEKÇİ/ÖZEKES/ATALI, Hukuk Uyuşmazlıklarında İhtiyarî ve Zorunlu Arabuluculuk adlı eserde dava şartının kişi bakımından kapsamını tarafların işçi ve işveren olmasıyla sınırlamaktadır (s. 155; aktaran Yargıtay HGK, E. 2025/255, K. 2026/11, T. 21.01.2026). Uygulamaya dönük bir çalışmada KİRKİCİ, “İş Uyuşmazlıklarında Dava Şartı Arabuluculuk ve Arabuluculuk Tutanakları” başlıklı makalesinde, bölge adliye mahkemesi uygulamasından hareketle her bir talebin arabuluculuk sürecine dâhil edilmesi gerektiğini aktarmaktadır (İzmir Barosu Dergisi, Mayıs 2020, s. 296-297).

Doktrinde belgeye dayalı inceleme ilkesi ile Yargıtay’ın kalem bazlı denetimi birbirini tamamlamaktadır: Dava şartı yalnızca son tutanaktan incelenir ve tutanakta müzakere edilmemiş bir kalem için şart gerçekleşmiş sayılmaz. Görüş ayrılığı, bu ilkenin ne kadar katı uygulanacağı noktasındadır. Bir yaklaşım, tutanaktaki her sözcüğü tek başına ve lafzıyla değerlendirir; Ulaş Özel kararına konu bölge adliye mahkemesi kararı bu yaklaşımın örneğidir. Diğer yaklaşım, tutanağı taraf beyanlarının bütünü içinde ve HUAK m. 17/3’ün amacına göre yorumlar; Anayasa Mahkemesi ve Hukuk Genel Kurulu bu yaklaşımı benimsemiştir. Kanaatimizce ikinci yaklaşım isabetlidir; zira dava şartı arabuluculuğun amacı uyuşmazlığın yargıya taşınmadan çözümünü teşvik etmektir (AYM, E. 2017/178, K. 2018/82, T. 11.07.2018) ve bu amaç, müzakere edildiği tutanakla sabit olan bir talebin sırf biçimsel bir eksiklik nedeniyle mahkeme önüne getirilememesini gerektirmez (AY m. 13, 36; HMK m. 30).

6. Hukuki Değerlendirme

Mevzuat, içtihat ve doktrin birlikte değerlendirildiğinde üç katmanlı bir ölçüt ortaya çıkmaktadır. Birinci katman “belge” sorunudur: Dava şartının ispat aracı yalnızca son tutanaktır. Başvuru formu, arabuluculuk faaliyeti dolayısıyla hazırlanan bir belge olarak hukuk davasında delil değeri taşımaz (HUAK m. 5/1-ç); bu nedenle formdaki kalemler tutanakta yer almıyorsa dava şartı gerçekleşmez (Yargıtay 9. HD, E. 2026/361, K. 2026/1865, T. 02.03.2026). Aynı ilkenin ters yönlü sonucu Ulaş Özel kararında belirginleşmiştir: Formdaki bir eksiklik veya işaretlenmemiş kutucuk, tutanaktaki açık beyanı ortadan kaldırmaz. Form ile tutanak çeliştiğinde belirleyici olan tutanaktır (AYM, Ulaş Özel Başvurusu, B. No: 2022/82055, T. 03.03.2026, § 18).

İkinci katman “içerik” sorunudur: Tutanakta uyuşmazlık konuları kalem kalem yazılmalıdır; 02.06.2018 sonrası başvurularda soyut ifadeler yeterli değildir (Yargıtay 9. HD, E. 2024/4484, K. 2024/8260, T. 14.05.2024). Bu ölçüt Anayasa Mahkemesince de reddedilmemiş, aksine aktarılmıştır (§ 13). Ancak kalem bazlı denetim, tutanaktaki ifadelerin bağlamından koparılarak yorumlanmasını haklı kılmaz. Tutanakta hem “işe iade” ibaresinin hem de yalnızca işe iadeye bağlı olarak doğabilecek “boşta geçen süre ücreti” ve “işe başlatmama tazminatı” kalemlerinin yer alması, işe iadenin müzakere konusu yapıldığını gösteren yeterli bir bütündür. Bölge adliye mahkemesinin, başvurucunun gemi adamı olmamasından hareketle tutanaktaki ibareyi formdaki farklı bir ibareye dönüştürerek yorumlaması, belgeye dayalı incelemeyi belgeyi aşan bir varsayıma çevirmiştir. Kanaatimizce ihlalin özü buradadır: Belgeye dayalı inceleme, belgede yazanın aksine bir kabulü dışlar.

Üçüncü katman “zaman” sorunudur: Dava şartı, son tutanak tarihine kadar doğmuş ve o tutanakta müzakere edilmiş alacaklarla sınırlıdır; tutanak tarihi ile dava tarihi arasında doğan dönemsel alacaklar için şart gerçekleşmiş sayılmaz (Yargıtay 9. HD, E. 2026/3004, K. 2026/3673, T. 22.04.2026). İşe iade kararının kesinleşmesinden sonra işe başlatmama nedeniyle doğan alacaklar da, henüz doğmamış bir hakkın müzakere edilemeyeceği gerekçesiyle yeni bir arabuluculuk gerektirir (Yargıtay 9. HD, E. 2026/368, K. 2026/2807, T. 30.03.2026). Bu çizgi, işe iade davasındaki geçersizliğin askıda geçersizlik olduğu ve işçinin süresinde başvurusuyla sona erdiği yönündeki doktrin görüşüyle uyumludur (MOLLAMAHMUTOĞLU/ASTARLI/BAYSAL, İş Hukuku, 7. Baskı, s. 1111). Ancak zaman ölçütü de mekanik uygulanmamalıdır: Görevsizlik sonrası, dosya görevli mahkemenin esasına kaydedilmeden önce tamamlanan arabuluculuğun geçerli sayılması (Yargıtay HGK, E. 2025/255, K. 2026/11, T. 21.01.2026; AYM, Estetik Yayıncılık A.Ş. (4) Başvurusu, B. No: 2023/76842, T. 22.07.2026), “dava açılmadan önce” ibaresinin amaçsal yorumunun ürünüdür.

Bu üç katmanın ortak paydası ölçülülüktür. Anayasa Mahkemesi, dava şartı arabuluculuğun anayasaya uygunluğunu, zorunluluğun yalnızca başvuruyla sınırlı olması ve hak aramayı aşırı derecede zorlaştırmaması koşuluna bağlamıştır (AYM, E. 2017/178, K. 2018/82, T. 11.07.2018, § 24; Ulaş Özel, § 16). Yargıtay’ın kalem bazlı denetimi bu koşulla bağdaşır; çünkü müzakere edilmemiş bir talebin dava edilememesi, arabuluculuğun amacına hizmet eder. Buna karşılık müzakere edildiği tutanakla sabit bir talebin biçimsel gerekçeyle dava dışı bırakılması, arabuluculuğa hizmet etmediği gibi hak arama hürriyetini de sınırlar; meşru amaç ile külfet arasındaki denge bozulur (AY m. 13). Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin de arabuluculuk kurumunun işçi aleyhine yorumlanmaması gerektiğini vurgulaması (Yargıtay 9. HD, E. 2024/4484, K. 2024/8260, T. 14.05.2024) aynı yöndedir.

Dikkat çekilmesi gereken bir nokta, Yargıtay’ın eksikliğin arabulucudan sorularak veya ek tutanakla giderilmesi yolunu kapatmasıdır (Yargıtay 9. HD, E. 2026/1382, K. 2026/4121, T. 30.04.2026). Bu sonuç HUAK m. 5 ve belgeye dayalı inceleme ilkesiyle tutarlıdır; ancak tutanağın kendi içinde tereddüt doğurduğu hâllerde tereddütün taraf beyanlarının bütünü gözetilerek giderilmesi ile tutanak dışı belgeye başvurulması birbirinden ayrılmalıdır. İlki yorum, ikincisi delil sorunudur; Ulaş Özel kararı yalnızca ilkine ilişkindir.

7. Hukuki Çözüm

Benzer uyuşmazlıklarda izlenecek yol, arabuluculuk aşamasından başlar. İşe iade talebi söz konusuysa başvuru, İşK m. 20/1’deki bir aylık süre içinde yapılmalı; başvuru formunda “işe iade” seçeneği işaretlenmeli ve uyuşmazlık konusu Yönetmelik m. 23/4 uyarınca açıklanmalıdır. Son tutanakta uyuşmazlık konuları kısaltma kullanılmadan, kalem kalem ve mümkünse dönem belirtilerek yazılmalı; işe iadeye bağlı mali talepler (boşta geçen süre ücreti, işe başlatmama tazminatı) ayrıca gösterilmelidir. Karşı taraf toplantıya katılmasa dahi başvuran tarafın beyanı tutanağa geçirilebilir; HUAK m. 17/2 bu hâlde tutanağın imzalanma usulünü düzenlemektedir.

Dava aşamasında son tutanağın aslı veya onaylı örneği dilekçeye eklenmeli (7036 sayılı Kanun m. 3/2); işe iade davası İşK m. 20/1’deki iki haftalık süre içinde açılmalıdır. Feshe bağlı kıdem, ihbar ve yıllık izin alacakları işe iade davasıyla birlikte dava edilecekse, bu alacakların ancak fesih anına kadar doğmuş kısmı aynı tutanağa dayanılarak istenebilir; işe başlatmama sonrasında doğan alacaklar için yeni arabuluculuk başvurusu yapılmalıdır (Yargıtay 9. HD, E. 2026/368, K. 2026/2807, T. 30.03.2026). Devam eden iş ilişkisinde dönemsel alacaklar bakımından tutanak tarihi ile dava tarihi arasındaki dönem için ayrıca başvuru gerekir (Yargıtay 9. HD, E. 2026/3004, K. 2026/3673, T. 22.04.2026).

Dava şartı yokluğu itirazıyla karşılaşıldığında savunma iki düzeyde kurulmalıdır. Birinci düzeyde, tutanağın bütünü ve HUAK m. 17/3 gözetilerek talebin müzakere edildiğinin tutanaktan anlaşıldığı gösterilmeli; Ulaş Özel kararı ile aşırı şekilcilik yasağı ve ölçülülük ilkesi (AY m. 13, 36) ileri sürülmelidir. İkinci düzeyde, işe iade davalarında bölge adliye mahkemesi kararı kesin olduğundan (İşK m. 20/3), usulden ret hâlinde kararın öğrenilmesinden itibaren otuz gün içinde bireysel başvuru yapılmalı; başvuruda Ulaş Özel kararı emsal gösterilmelidir. Tutanakta gerçekten yer almayan bir kalem söz konusuysa savunma değil yeni başvuru tercih edilmeli; İşK m. 20/1 son cümlesi uyarınca kesinleşen ret kararının resen tebliğinden itibaren iki hafta içinde arabulucuya yeniden başvurulabileceği unutulmamalıdır.

Görevsiz mahkemede açılan davalarda ise görevsizlik kararı verildiğinde beklenmemeli; HMK m. 20/1’deki iki haftalık gönderme süresi içinde arabuluculuk tamamlanarak son tutanak gönderme dilekçesine eklenmelidir. Dosyanın görevli mahkemeye intikalinden önce tamamlanan arabuluculuk dava şartını karşılar (Yargıtay HGK, E. 2025/255, K. 2026/11, T. 21.01.2026); intikalden sonra düzenlenen tutanak ise yeterli değildir (Yargıtay 11. HD, E. 2025/1175, K. 2025/6168, T. 13.10.2025).

Arabuluculuk perspektifinden bakıldığında, dava şartı tartışmalarının büyük bölümü tutanak yazımındaki özensizlikten kaynaklanmaktadır. Arabulucunun HUAK m. 17/3 ve Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin bilgilendirme yükümlülüğüne ilişkin tespiti (Yargıtay 9. HD, E. 2024/4484, K. 2024/8260, T. 14.05.2024) uyarınca tarafları tutanağın içeriği ve sonuçları hakkında aydınlatması, hem tarafların hak kaybını hem de sonraki yargılamada usul tartışmasını önler. Uyuşmazlığın anlaşmayla çözümlenmesi hâlinde ise anlaşma belgesinin kapsamı taraflarca belirlenir ve üzerinde anlaşılan hususlarda dava açılamaz (HUAK m. 18/1, 18/5); bu nedenle anlaşma belgesinde de kalemlerin açıkça yazılması aynı ölçüde önemlidir.

8. Uygulamada Dikkat Edilmesi Gerekenler

İşçi vekilleri bakımından: Başvuru formu ile son tutanak arasında tutarlılık sağlanmalı; tutanakta kısaltma, genel ibare (“işçilik alacakları”, “nisbi”) veya yazım hatası bulunmamalıdır. Son tutanak imzalanmadan önce kalemler tek tek okunmalı, eksik varsa aynı oturumda düzeltilmelidir; sonradan ek tutanak veya arabulucu beyanıyla düzeltme yolu Yargıtay’ca kabul görmemektedir.

İşveren vekilleri bakımından: Dava şartı yokluğu itirazı, tutanakta gerçekten yer almayan kalemlerle sınırlı tutulmalıdır. Tutanağın bütününden müzakere edildiği anlaşılan bir talebe karşı biçimsel itiraz, Ulaş Özel kararı sonrasında ihlal ve yeniden yargılama riski doğurmakta, uyuşmazlığı uzatmaktadır.

Arabulucular bakımından: Son tutanak, tarafların beyanına göre ve kalem kalem düzenlenmeli; karşı tarafın katılmadığı hâllerde başvuranın beyanı tam olarak yazılmalı; taraflara tutanağın sonuçları açıklanmalı ve bu açıklama belgelenmelidir (HUAK m. 17/3).

Mahkemeler bakımından: Dava şartı incelemesi belgeye dayalı yapılır; ancak inceleme, tutanakta yazanın aksine bir varsayımla sonuçlandırılamaz. Tutanağın bütünü ve talep edilen kalemler arasındaki bağlantı gözetilmelidir.

Süreler bakımından: İşe iade için fesih bildiriminin tebliğinden itibaren bir ay içinde başvuru ve son tutanaktan itibaren iki hafta içinde dava (İşK m. 20/1); görevsizlik sonrası gönderme için iki hafta (HMK m. 20/1); bireysel başvuru için kesin kararın öğrenilmesinden itibaren otuz gün. Büroya başvurudan son tutanağa kadar zamanaşımı durur ve hak düşürücü süre işlemez (7036 sayılı Kanun m. 3/17).

9. Sonuç

Dava şartı arabuluculukta şartın gerçekleştiğinin ispat aracı yalnızca son tutanaktır; başvuru formu ve arabuluculuk sürecinde hazırlanan diğer belgeler hukuk davasında delil olarak kullanılamaz (HUAK m. 5; Yargıtay 9. HD, E. 2026/361, K. 2026/1865, T. 02.03.2026). Bu ilke iki yönlü sonuç doğurur: Tutanakta müzakere edilmemiş bir kalem için dava şartı gerçekleşmez; buna karşılık tutanakta açıkça yer alan bir talep, formdaki eksiklik veya tutanaktaki kısaltma gerekçesiyle dava dışı bırakılamaz. Anayasa Mahkemesinin Ulaş Özel kararı, ikinci sonucu mahkemeye erişim hakkının güvencesi hâline getirmiş ve son tutanağın taraf beyanlarına göre bütün olarak yorumlanmasını zorunlu kılmıştır. Estetik Yayıncılık kararı ve Hukuk Genel Kurulunun 21.01.2026 tarihli kararı ise “dava açılmadan önce” ibaresinin amaçsal yorumuyla, dosya görevli mahkemeye intikal etmeden tamamlanan arabuluculuğu yeterli saymıştır.

Uygulama için çözüm, arabuluculuk aşamasında özenli tutanak yazımı ve dava aşamasında kalem ve dönem bazlı denetimin amaçsal yorumla dengelenmesidir. Yargıtay’ın kalem bazlı denetimi, arabuluculuğun amacına hizmet ettiği ölçüde anayasal sınırlar içindedir; bu sınır, müzakere edildiği tutanakla sabit olan bir talebin biçimsel gerekçeyle mahkeme önüne getirilememesinde aşılmaktadır. Kanaatimizce içtihadın gelecekteki yönü, belgeye dayalı inceleme ilkesini korurken tutanağın yorumunda aşırı şekilcilik yasağını gözeten bu dengede şekillenecektir.

Kaynakça

A) Mevzuat

  • Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (2709) m. 13, 36, 141.
  • 4857 sayılı İş Kanunu (RG 10.06.2003, S. 25134) m. 20, 21.
  • 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (RG 04.02.2011, S. 27836) m. 20, 30, 114, 115.
  • 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu (RG 22.06.2012, S. 28331) m. 5, 17, 18, 18/A.
  • 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu (RG 25.10.2017, S. 30221) m. 3.
  • 7155 sayılı Kanun (RG 19.12.2018, S. 30630) m. 23.
  • 7445 sayılı Kanun (RG 05.04.2023, S. 32154) m. 41.
  • Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu Yönetmeliği (RG 02.06.2018, S. 30439) m. 23.

B) Yargı Kararları

  • AYM, Estetik Yayıncılık A.Ş. (4) Başvurusu, B. No: 2023/76842, T. 22.07.2026.
  • AYM, Ulaş Özel Başvurusu, B. No: 2022/82055, T. 03.03.2026, RG 21.09.2026, S. 33377.
  • AYM, E. 2017/178, K. 2018/82, T. 11.07.2018.
  • Yargıtay HGK, E. 2025/255, K. 2026/11, T. 21.01.2026.
  • Yargıtay 9. HD, E. 2026/1682, K. 2026/4343, T. 11.05.2026.
  • Yargıtay 9. HD, E. 2026/1382, K. 2026/4121, T. 30.04.2026.
  • Yargıtay 9. HD, E. 2026/3004, K. 2026/3673, T. 22.04.2026.
  • Yargıtay 9. HD, E. 2026/368, K. 2026/2807, T. 30.03.2026.
  • Yargıtay 9. HD, E. 2026/396, K. 2026/2809, T. 30.03.2026.
  • Yargıtay 9. HD, E. 2026/361, K. 2026/1865, T. 02.03.2026.
  • Yargıtay 9. HD, E. 2025/6033, K. 2025/10330, T. 24.12.2025.
  • Yargıtay 11. HD, E. 2025/1175, K. 2025/6168, T. 13.10.2025.
  • Yargıtay 11. HD, E. 2024/3454, K. 2025/1836, T. 17.03.2025.
  • Yargıtay 9. HD, E. 2024/4291, K. 2024/8934, T. 22.05.2024.
  • Yargıtay 9. HD, E. 2024/4484, K. 2024/8260, T. 14.05.2024.

C) Doktrin

  • EKMEKÇİ Ömer / ÖZEKES Muhammet / ATALI Murat, Hukuk Uyuşmazlıklarında İhtiyarî ve Zorunlu Arabuluculuk, On İki Levha Yayıncılık, İstanbul 2018.
  • KİRKİCİ Hıdır, “İş Uyuşmazlıklarında Dava Şartı Arabuluculuk ve Arabuluculuk Tutanakları”, İzmir Barosu Dergisi, Mayıs 2020, s. 279-307.
  • KURU Baki, İstinaf Sistemine Göre Yazılmış Medeni Usul Hukuku, İstanbul 2016.
  • MOLLAMAHMUTOĞLU Hamdi / ASTARLI Muhittin / BAYSAL Ulaş, İş Hukuku, 7. Baskı, Lykeion Yayınları, Ankara 2022.
  • MUTLAY Faruk Barış, “İş Hukukunda Zorunlu Arabuluculuk”, İş Hukukunda Genç Yaklaşımlar III, Koç Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuka Genç Yaklaşımlar Konferans Serisi No. 7, İstanbul 2018.
  • ÖZBEK Mustafa Serdar, Alternatif Uyuşmazlık Çözümü, 5. Baskı, Yetkin Yayınları, Ankara 2022.
  • ÖZEKES Muhammet / YAZICI Çiğdem, Pekcanıtez Usul Medenî Usul Hukuku, C. V, 16. Baskı, On İki Levha Yayıncılık, İstanbul 2025.
  • SÜZEK Sarper, İş Hukuku, 21. Baskı, Beta Yayınevi, İstanbul 2021.
  • TANRIVER Süha, Hukuk Uyuşmazlıkları Bağlamında Arabuluculuk, 2. Baskı, Yetkin Yayınları, Ankara 2022.
  • TANRIVER Süha, Medenî Usul Hukuku, C. II, Yetkin Yayınları, Ankara 2021.

Makalenin PDF sürümünü indirin

Ceza Muhakemesinde Aleyhe Değiştirme Yasağının Kapsamı: Suç Vasfı, Ceza ve Cezanın Diğer Sonuçları – YA013

Kısa Özet

Aleyhe değiştirme yasağı, ceza davasında yalnız sanık lehine kanun yoluna başvurulmuşsa yeniden verilen hükmün önceki hükümle belirlenmiş cezadan daha ağır olamayacağını ifade eder (5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu m. 283, 307/5). Yasağın kapsamı uygulamada uzun süredir tartışmalıdır: Yargıtay yasağı yalnızca cezanın tür ve miktarıyla sınırlı tutmakta, suç vasfının aleyhe değiştirilmesini ve buna bağlı infaz, zamanaşımı ve hak yoksunluğu sonuçlarını yasağın dışında bırakmaktadır. Şanlıurfa 1. Çocuk Mahkemesi, bu dar yorumun sanığı kanun yoluna başvurmaktan caydırdığı gerekçesiyle CMK m. 283’ün iptalini istemiş; Anayasa Mahkemesi 25.06.2026 tarihinde oy birliğiyle itirazı reddetmiş ve karar 18.09.2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanmıştır. Mahkemeye göre güvencenin kapsamını belirlenen ceza ile sınırlı tutmak kanun koyucunun takdir yetkisi içindedir ve Anayasa, hükmün ceza dışı sonuçlar yönünden de sanık aleyhine hiçbir sonuç doğurmamasını zorunlu kılmaz. Bu makale, kararı Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 01.04.2026 tarihli “suç vasfı–nitelikli hâl” ayrımıyla ve doktrindeki genişletici görüşlerle birlikte inceleyerek sanık lehine istinaf ve temyiz başvurularında izlenmesi gereken stratejiyi ortaya koymaktadır.

1. Hukuki Sorun

Sanık, mahkûmiyet hükmüne karşı kanun yoluna başvurduğunda kendisini daha kötü bir sonuçla karşılaşma riskinden korumak ister. Kanun koyucu bu ihtiyacı, yalnız sanık lehine başvuru hâlinde yeniden verilecek hükmün önceki cezadan daha ağır olamayacağını öngörerek karşılamıştır (CMK m. 283, 307/5). Ancak “ceza” sözcüğünün kapsamı, sanığın hukuki durumunu belirleyen diğer unsurlar bakımından sorun doğurmaktadır. Suçun hukuki nitelendirmesi aleyhe değiştirilebilir mi? Değiştirilebilirse koşullu salıverilme oranı, denetimli serbestlik, dava ve ceza zamanaşımı, hak yoksunlukları, müsadere, tekerrür ve af hükümleri gibi ceza dışı sonuçlar da sanığın aleyhine ağırlaşabilir mi?

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, yasağın “münhasıran cezalar ile ilgili ve sınırlı” olduğunu, fiilin nitelendirilmesi ve suç adının belirlenmesinde geçerli olmadığını istikrarlı biçimde kabul etmektedir (Yargıtay CGK, E. 2022/3-569, K. 2023/503, T. 11.10.2023). Buna karşılık aynı Kurul içinde ve dairelerde, ilk hüküm sanık tarafından temyiz edilmeseydi durum ne olacak idiyse lehe başvurunun bu durumu değiştirmemesi gerektiği yönünde karşı oylar yazılmakta; doktrin de yasağın sanığın hukuki durumunun bütününü koruyacak biçimde genişletilmesini savunmaktadır. Somut norm denetimine konu olayda Şanlıurfa 1. Çocuk Mahkemesi, mala zarar verme suçundan açılan davada bu tartışmayı Anayasa’nın 2., 5., 11. ve 36. maddeleri bakımından Anayasa Mahkemesinin önüne taşımıştır.

Bu tablo iki hukuki soruyu gündeme getirmektedir. Birincisi, yasağın kapsamının cezayla sınırlı tutulması Anayasa’ya uygun mudur? İkincisi, Anayasa Mahkemesinin ret kararından sonra yalnız sanık lehine kanun yolu başvurusu hangi risklerle yapılmalıdır?

2. Hukuki Nitelendirme

Aleyhe değiştirme yasağı, ceza muhakemesinde kanun yolu davasının sonucunu sınırlayan bir usul kuralıdır. Latince reformatio in peius yasağı olarak anılan kural, hukukumuzda kazanılmış hak kavramıyla değil, kanunda açıkça öngörülmüş sınırlı bir güvence olarak nitelendirilmektedir. Yargıtay’a göre ceza hukukunda genel anlamda kazanılmış hak kavramından söz edilemez; yalnızca kanunun açıkça düzenlediği hâllerde uygulanabilecek bir “cezayı aleyhe değiştirememe” ilkesi vardır (Yargıtay CGK, E. 2022/3-569, K. 2023/503, T. 11.10.2023). Kural, hem kanun yolu incelemesinin bakış açısını belirleyen bir usul ilkesi hem de bozma sonrası kurulacak hükümdeki cezanın üst sınırını çizen bir yargılama ilkesidir.

Anayasa Mahkemesi kuralı, Anayasa’nın 2. maddesindeki hukuk devleti ilkesi kapsamında belirlilik, kamu yararı ve ölçülülük ölçütleriyle incelemiş; mahkemeye erişim hakkıyla (AY m. 36) ilgisini görmemiştir (AYM, E. 2026/71, K. 2026/148, T. 25.06.2026, RG 18.09.2026, S. 33374, § 24). Bu nitelendirme önemlidir: Mahkeme, sanığın kanun yoluna başvurma hakkını bir temel hak sınırlaması olarak değil, kanun koyucunun kanun yolunun hukuki sonuçlarını belirleme yetkisi çerçevesinde değerlendirmiştir.

Kuralın kapsamı belirlenirken “ceza” kavramı 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu m. 45’e göre hapis ve adli para cezalarından ibarettir. Güvenlik tedbirleri, cezanın infaz rejimi ve mahkûmiyete bağlı hak yoksunlukları ceza değildir. Suç vasfı ise fiilin hangi suç tipine uyduğuna ilişkin hukuki nitelendirmedir; TCK m. 43/3 uyarınca bir suçun temel şekli ile daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli şekilleri aynı suç sayılır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu bu hükümden hareketle “suç vasfı” ile “vasfı değiştirmeyen nitelikli hâl” arasında ayrım yapmaktadır (Yargıtay CGK, E. 2025/298, K. 2026/196, T. 01.04.2026).

3. İlgili Mevzuat

Yasak, istinaf bakımından CMK m. 283’te düzenlenmiştir: “İstinaf yoluna yalnız sanık lehine başvurulmuşsa, yeniden verilen hüküm, önceki hükümle belirlenmiş olan cezadan daha ağır olamaz.” Temyiz bakımından paralel hüküm CMK m. 307/5’tedir: “Hüküm yalnız sanık tarafından veya onun lehine Cumhuriyet savcısı veya 262 nci maddede gösterilen kimselerce temyiz edilmişse, yeniden verilen hüküm, önceki hükümle belirlenmiş olan cezadan daha ağır olamaz.” Cumhuriyet savcısının sanık lehine başvurusu için CMK m. 265, yargılamanın yenilenmesi için CMK m. 323/2 aynı ilkeyi tekrarlar. Kanun yararına bozmada ise mahkûmiyete ilişkin hükmün davanın esasını çözmeyen yönüne veya savunma hakkını kısıtlayan usul işlemlerine ilişkin bozma üzerine yeniden verilecek hükümde önceki cezadan daha ağır cezaya hükmedilemez (CMK m. 309/4-b). Madde metinleri mevzuat.gov.tr’deki güncel hâliyle karşılaştırılmış ve teyit edilmiştir; 7571 sayılı Kanun (RG 25.12.2025, S. 33118) ve 7589 sayılı Kanun (RG 31.07.2026, S. 33326) bu hükümlerde değişiklik yapmamıştır.

Kuralın gerekçesinde yasağın “gerek cezanın türü ve gerekse süresi bakımından geçerli olup, suç niteliği yönünden uygulama yeri bulunmamaktadır” denilmektedir; Anayasa Mahkemesi de bu gerekçeye dayanmıştır (AYM, E. 2026/71, K. 2026/148, § 8). Yasakla bağlantılı diğer hükümler şunlardır: Yargıtay’ın hükmü düzelterek onayabileceği hâller sınırlı olarak sayılmıştır ve mahkemece suçun niteliği doğru gösterilmişken yalnızca madde numarasının yanlış yazılması bu hâllerdendir (CMK m. 303/1-c); BAM’ın düzelterek esastan ret yetkisi CMK m. 280/1-a’da 303/1’e atıfla düzenlenmiştir; ilk derece mahkemelerinden verilen beş yıl veya daha az hapis cezalarını artırmayan BAM kararları temyiz edilemez (CMK m. 286/2-b).

Güncellik notu: 7571 sayılı Kanun m. 25 ile CMK m. 280/1-e değiştirilmiş ve BAM’ın bozma yetkisi CMK m. 289’daki tüm kesin hukuka aykırılık hâllerine genişletilmiştir. Anayasa Mahkemesi, bu değişikliğin usul kuralı olarak derhâl uygulanacağını ve derdest istinaf incelemelerinde eski metnin uygulanma imkânının kalmadığını kabul etmiştir (AYM, E. 2025/247, K. 2026/147, T. 25.06.2026, RG 18.09.2026, S. 33374, § 10). Bozma sonrası ilk derece mahkemesinde yeniden kurulacak hükümde aleyhe değiştirme yasağı CMK m. 283 uyarınca gözetilecektir.

4. Güncel İçtihatlar

4.1. Anayasa Mahkemesinin CMK m. 283’e ilişkin kararı

Şanlıurfa 1. Çocuk Mahkemesi başvurusunda, yasağın konusunun yalnızca sonuç ceza miktarı olarak belirlenmesinin infaz, koşullu salıverilme, denetimli serbestlik, zamanaşımı, hak yoksunlukları, müsadere ve af bakımından sanık aleyhine sonuç doğurabildiğini ve bunun sanığı lehe kanun yolundan caydırarak mahkemeye erişim hakkıyla bağdaşmadığını ileri sürmüştür (AYM, E. 2026/71, K. 2026/148, § 10).

Anayasa Mahkemesi önce kuralın anlam ve kapsamını Yargıtay içtihadına atıfla belirlemiştir: “Yargıtay kararlarında da aleyhe değiştirme yasağının kapsamının ilk hükümde belirlenen ceza ve yaptırım miktarıyla sınırlı olduğu, fiilin nitelendirilmesinin ve suç vasfının yasağın kapsamında değerlendirilemeyeceği, dolayısıyla mahkûmiyet kararına karşı yalnız sanık lehine kanun yoluna başvurulması durumunda fiilin farklı şekilde nitelendirilebileceği ancak ilk hükümde uygulanan cezai yaptırımın sanık aleyhine değiştirilemeyeceği kabul edilmiştir” (§ 9; Yargıtay CGK, E. 2025/3-65, K. 2025/345, T. 17.09.2025; E. 2022/3-569, K. 2023/503, T. 11.10.2023; E. 2019/13-454, K. 2023/324, T. 31.05.2023; E. 2011/2-353, K. 2012/129, T. 03.04.2012 atıflarıyla).

Mahkeme, kuralı belirli ve öngörülebilir bulmuş (§ 13); kuralın sanık lehine kanun yolunu kolaylaştırma amacının kamu yararına yönelik olduğunu, aynı zamanda suçun hukuki niteliğinin doğru tespit edilerek maddi gerçeğe ulaşılmasını ve yaptırımın ceza dışındaki sonuçlarının eşit biçimde uygulanmasını sağladığını belirtmiştir (§ 16). Ölçülülük denetiminde ise şu sonuca varmıştır:

“Kural, yalnızca sanık lehine istinaf kanun yoluna başvurulmuş olsa dahi sanık hakkında uygulanan yaptırımın ceza dışında kalan hukuki sonuçları yönünden durumunun ağırlaştırılmasını engellememektedir. Kanun koyucunun, ceza yargılamasının amacının maddi gerçeğe ulaşılması olduğunu gözeterek söz konusu güvencenin kapsamını belirlenen ceza ile sınırlı tuttuğu, yaptırımın hukuki nitelendirmesine bağlı olarak ceza dışında kalan hukuki sonuçlar bakımından bir koruma öngörmediği anlaşılmaktadır.” (AYM, E. 2026/71, K. 2026/148, § 21)

Mahkemeye göre “sanık lehine kanun yoluna başvurulması hâlinde hükmün ceza dışında kalan hukuki sonuçlar yönünden de sanık aleyhine hiçbir sonuç doğurmamasının Anayasa’dan kaynaklanan bir zorunluluk olduğu söylenemez” (§ 22). Güvencenin kapsamının ceza ile sınırlı tutulup suçun niteliği bakımından ayrıca koruma öngörülmemesinde kamusal yarar ile bireysel menfaat arasındaki makul denge bozulmamıştır (§ 23). İtiraz oy birliğiyle reddedilmiştir.

4.2. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun yerleşik çizgisi ve iç tartışması

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, silahlı terör örgütüne üye olma suçundan mahkûm edilen sanığın yalnız kendi lehine temyizi üzerine 3. Ceza Dairesinin eylemi örgüt yöneticiliği olarak nitelendirip kazanılmış hakkı saklı tutarak bozması ve yerel mahkemenin “infaz şartlarının değişeceği” gerekçesiyle direnmesi üzerine ilkeyi şöyle ifade etmiştir:

“Kanunun açık düzenlemesinden de anlaşılacağı üzere yaptırımı ve sonuçlarını aleyhe değiştirme yasağının kapsamı yalnızca ceza ve yaptırım miktarı ile sınırlıdır. Kanun koyucu suçun niteliği veya adı yönünden sanık yararına kazanılmış bir hak tanımamıştır.” (Yargıtay CGK, E. 2022/3-569, K. 2023/503, T. 11.10.2023)

Kurul, aksi kabulün aynı fiil nedeniyle farklı mahkemelerde yargılanan sanıklar arasında zamanaşımı, hak yoksunlukları ve af bakımından eşitsizlik yaratacağını belirtmiş ve direnme kararını oy birliğiyle bozmuştur. Aynı kararda yer verilen 3. Ceza Dairesi üyesinin karşı oyu ise tartışmanın öteki yüzünü göstermektedir: Yasağın amacı sanığın “sonuçta daha kötü bir duruma düşmek korkusuna kapılmaksızın” kanun yoluna başvurmasını sağlamaktır; bu nedenle yalnızca ceza değil, bu korkuya yol açabilecek diğer yaptırımlar da yasak kapsamında kabul edilmelidir; Alman Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 330/1. maddesinde yaptırımın tür ve miktar itibarıyla aleyhe değiştirilemeyeceği öngörülmüş ve bu kapsama güvenlik tedbirleri ile mahkûmiyetin sonuçları da dâhil edilmiştir.

Kurul, güvenlik tedbirlerinin ve cezalar arasında sayılmayan diğer kurumların yasak kapsamında değerlendirilemeyeceğini de “duraksamasız olarak” kabul etmektedir; TCK m. 191’deki tedavi ve denetimli serbestlik tedbiri, mükerrirlere özgü infaz rejimi ve müsadere bu kapsamdadır (Yargıtay CGK, E. 2021/91, K. 2023/547, T. 25.10.2023). Buna karşılık kısa süreli hapis cezası yerine hükmedilen seçenek tedbirler, ceza yerine geçtiklerinden yasak bakımından “ceza gibi” kabul edilmektedir (Yargıtay CGK, E. 2022/237, K. 2024/25, T. 24.01.2024).

Kurulun 01.04.2026 tarihli kararı, yasağın kapsamı dışında kalan “suç vasfı” kavramını netleştirmiştir. Nitelikli hırsızlıktan yalnız suça sürüklenen çocuk lehine temyiz edilen hükümde gece vakti nitelikli hâlinin (TCK m. 143) uygulanmaması nedeniyle Özel Daire kazanılmış hakkı saklı tutarak bozmuş; Kurul, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazını kabul ederek şu ilkeyi koymuştur:

“…aleyhe temyiz talebi bulunmasa dahi ceza süresi yönünden kazanılmış hakkın korunması kaydıyla niteliğin/vasfın doğru tayin edilmesi yönünden hükmün bozulmasına karar verilmelidir. … Ancak vasfın isabetli belirlendiği ahvalde temyiz edenin sıfatı dikkate alınıp davayı makul sürede bitirme ilkesi de gözetilerek vasfı değiştirmeyen bir nitelikli hâlin uygulanmama gerekçesine dayalı olarak bozma kararı verilmemelidir.” (Yargıtay CGK, E. 2025/298, K. 2026/196, T. 01.04.2026)

Kurul, TCK m. 43/3’ten hareketle nitelikli hâllerin kural olarak aynı suçun görünümü olduğunu, ancak nitelikli hâlin bağımsız bir suç olarak düzenlendiği durumlarda (örneğin TCK m. 81 karşısında m. 82) vasfın değiştiğini belirtmiş; kendi kararlarının bu konuda “istikrar kazandığını söylemek zor” olduğunu da kabul etmiştir. Karar dört karşı oyla ve oy çokluğuyla verilmiştir.

4.3. Daire uygulamasında sınır sorunları

Yasağın konusu, temel ceza veya ara ceza değil sonuç cezadır. Hesap veya yazım hatası sonuç cezaya yansımamışsa yasak kapsamına girmez; ancak hata sanığın daha az ceza almasına yol açmış ve hüküm bu sonuç üzerine kurulmuşsa, hatalı da olsa açıklanan ceza yasağa konu olur (Yargıtay 10. CD, E. 2025/475, K. 2025/1983, T. 27.02.2025).

Bu sınırın istinafta uygulanması tartışmalıdır. Yargıtay 4. Ceza Dairesi, yalnız sanık müdafiinin istinafı üzerine BAM’ın ilk derece hükmündeki 9 kez 10 ay hapis cezasını “maddi hata” kabul ederek 9 kez 1 yıl 8 ay hapis olarak düzeltip istinafı esastan reddettiği dosyada, kararın ceza artırımı sayılamayacağı ve CMK m. 286 uyarınca kesin olduğu gerekçesiyle dosyayı incelenmeksizin iade etmiştir; iki üyenin karşı oyu, sonuç cezaya yansıyan hatanın yasak kapsamında olduğunu, aleyhe başvuru bulunmadan cezanın artırılmasının CMK m. 283’e “açıkça aykırı” olduğunu ve cezayı artıran BAM kararının CMK m. 286/2-b uyarınca temyize açık sayılması gerektiğini savunmuştur (Yargıtay 4. CD, E. 2025/9273, K. 2026/6590, T. 08.04.2026).

5. Doktrindeki Görüşler

KUNTER Nurullah, Ceza Muhakemesi Hukuku adlı eserinde ve CENTEL Nur / ZAFER Hamide, Ceza Muhakemesi Hukuku adlı eserlerinde yasağı, yalnız sanık veya onun lehine ilgililer tarafından açılan kanun yolu davasında yaptırımın türü ve ağırlığı bakımından aleyhe sonuç verici düzeltme yapılamaması olarak tanımlamaktadır (Yargıtay CGK, E. 2025/298, K. 2026/196 kararındaki atıfla; sırasıyla 9. Bası, s. 1063, 1117 ve 6. Bası, s. 732). ŞAHİN Cumhur / GÖKTÜRK Neslihan, Ceza Muhakemesi Hukuku II adlı eserlerinde yasağın “istisnai bir kurum” olduğunu ve ancak kanunda açıkça öngörülen hâllerde uygulanabileceğini, bu nedenle itiraz kanun yolunda uygulanamayacağını belirtmektedir (Yargıtay CGK, E. 2019/148, K. 2023/361, T. 21.06.2023 kararındaki atıfla; 12. Bası, 2022, s. 251). Bu görüşler Yargıtay’ın dar yorumuyla örtüşmektedir.

Buna karşılık KAYMAZ Seydi, “Ceza Muhakemesinde Aleyhte Değiştirme Yasağı” başlıklı makalesinde (Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi, C. 19, S. 2, 2013, s. 1397-1452) yasağı “korku duyulmadan yasa yollarına başvurma ilkesi” olarak nitelendirmekte; yasağın amacının sanığın daha kötü bir duruma düşme korkusu taşımadan kanun yoluna başvurabilmesi olduğunu vurgulamakta ve CMK m. 265’in bütün kanun yollarına ilişkin bir hüküm olması nedeniyle itiraz yolunda da uygulanması gerektiğini savunmaktadır. ÖZBEK Veli Özer / TEPE İlker, “Türk Ceza Muhakemesi Hukukunda Aleyhe Değiştirme (Reformatio in Peius) Yasağına İlişkin – Öğreti ve Uygulama Boyutlarıyla – Genel Bir Değerlendirme” başlıklı makalelerinde (Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 16, 2014, s. 3759-3797) kurumu Alman hukukuyla karşılaştırmalı olarak ele almaktadır. KILINÇER Furkan, “Aleyhe Değiştirme Yasağı: Türk Hukukunda Gözden Geçirilmesi Gereken Bir Konu” başlıklı makalesinde (Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 33, S. 1, 2025, s. 181-205), karşılaştırmalı hukukta yasağın sanığın hukuki durumunun bütününü koruyacak biçimde düzenlendiğini belirterek Türk hukukunda koruma alanının genişletilmesini önermektedir.

Suç vasfı kavramı bakımından ÖZGENÇ İzzet, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler ve KOCA Mahmut / ÜZÜLMEZ İlhan, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler adlı eserleri, nitelikli hâllerin fiilin işleniş tarzı, yer ve zaman, failin ve mağdurun sıfatı, suçun konusu ve amaç gözetilerek belirlendiğini açıklamaktadır (Yargıtay CGK, E. 2025/298, K. 2026/196 kararındaki atıfla; sırasıyla 5. Bası, s. 199-202 ve 5. Bası, s. 128-129). Ceza Genel Kurulu bu görüşlerden, nitelikli hâllerin kural olarak bağımsız suç sayılamayacağı sonucunu çıkarmıştır.

Görüş ayrılığı iki eksende toplanmaktadır. Birinci eksende, yasağın kapsamının kanunun lafzına bağlı olarak cezayla sınırlı tutulması (Kunter, Centel/Zafer, Şahin/Göktürk ve Yargıtay çoğunluğu) ile amaçsal yorumla sanığın hukuki durumunun bütününe yayılması (Kaymaz, Kılınçer ve Yargıtay’daki karşı oylar) karşı karşıyadır. Kanaatimizce mevcut metin karşısında birinci görüş isabetlidir: CMK m. 283 ve 307/5 açıkça “ceza”dan söz etmekte, gerekçe suç niteliğini kapsam dışında bırakmakta ve Anayasa Mahkemesi de bunu kanun koyucunun takdiri olarak onaylamıştır. Ancak ikinci görüşün dayandığı kaygı gerçektir; suç vasfının değişmesiyle infaz rejiminin ağırlaşması, sanığın “korkmadan başvurma” güvencesini fiilen zayıflatmaktadır. İkinci eksen ise yasağın kapsamı içinde kalan “ceza”nın nasıl belirleneceğidir: sonuç cezaya yansıyan hesap hatasının ceza artırımı mı yoksa maddi hata düzeltmesi mi sayılacağı konusunda 4. Ceza Dairesi içinde görüş ayrılığı sürmektedir.

6. Hukuki Değerlendirme

Mevzuat, içtihat ve doktrin birlikte ele alındığında üç sonuç ortaya çıkmaktadır.

Birincisi, Anayasa Mahkemesinin ret kararıyla tartışmanın anayasal boyutu kapanmıştır. Mahkeme, yasağın kapsamının cezayla sınırlı tutulmasını belirli, kamu yararına yönelik ve ölçülü bulmuş; suç vasfının ve ceza dışı sonuçların korunmamasını Anayasa’nın zorunlu kılmadığını açıkça söylemiştir (AYM, E. 2026/71, K. 2026/148, § 21-23). Karar oy birliğiyle verildiğinden ve mahkemeye erişim hakkıyla ilgi görülmediğinden, aynı kuralın bireysel başvuru yoluyla farklı bir sonuçla karşılaşması da beklenmemelidir. Genişletici görüş bundan böyle ancak kanun değişikliği (de lege ferenda) düzleminde savunulabilir.

İkincisi, Yargıtay içtihadı iki katmanlı bir yapıya kavuşmuştur. Yasağın koruduğu alan sonuç cezanın türü ve miktarı ile ceza yerine geçen seçenek tedbirlerdir; güvenlik tedbirleri, infaz rejimi ve hak yoksunlukları koruma dışındadır (Yargıtay CGK, E. 2021/91, K. 2023/547; E. 2022/237, K. 2024/25). Yasağın dışında kalan suç vasfı bakımından ise Kurul, 01.04.2026 tarihli kararıyla “bağımsız suç tipi” ile “aynı suçun nitelikli hâli” ayrımını getirmiştir: birincisinde kazanılmış hak saklı tutularak bozma, ikincisinde eleştiriyle onama (Yargıtay CGK, E. 2025/298, K. 2026/196). Bu ayrım sanık lehinedir; zira vasfı değiştirmeyen nitelikli hâlin uygulanmaması artık bozma ve yeniden yargılama sebebi olmaktan çıkmıştır. Ancak Kurulun kendi kararlarının istikrarsızlığını kabul etmesi ve kararın dört karşı oyla verilmesi, uygulamanın hâlâ dosya bazında değişebileceğini göstermektedir.

Üçüncüsü, Anayasa Mahkemesi kararının gerekçesi, Yargıtay çoğunluğunun “eşitlik” argümanını benimsemektedir: suçun hukuki niteliğinin doğru tespiti, yaptırımın ceza dışındaki sonuçlarının benzer durumdaki sanıklara eşit uygulanmasını sağlar (§ 16). Bu yaklaşım, yasağın amacı olan “korkmadan başvurma” güvencesi ile maddi gerçek ve eşitlik ilkeleri arasında bir tercih yapmakta ve ikincilere üstünlük tanımaktadır. Kanaatimizce hukuki güvenlik, en azından yasağın kapsamı içinde kalan alanda titizlikle korunmalıdır; sonuç cezaya yansımış bir hesap hatasının “maddi hata” adıyla sanık aleyhine düzeltilmesi, Ceza Genel Kurulunun 20.12.2016 tarihli kararıyla uyumlu değildir ve CMK m. 286/2-b uyarınca temyiz denetimine açık olmalıdır. Bu konuda 4. Ceza Dairesi çoğunluğunun yaklaşımı (E. 2025/9273, K. 2026/6590) kesin hüküm kurulamayacak niteliktedir; Kurul kararıyla giderilmesi gereken bir içtihat farklılığı vardır.

7. Hukuki Çözüm

Sanık lehine istinaf veya temyiz başvurusundan önce müdafi, hükmün suç vasfını üç soruyla denetlemelidir: Mahkemenin kabul ettiği fiil, hükümde gösterilen suç tipine mi yoksa daha ağır bağımsız bir suç tipine mi uymaktadır? Uygulanmayan bir nitelikli hâl varsa bu hâl aynı suçun görünümü müdür, yoksa bağımsız bir suç tipi midir (TCK m. 43/3; Yargıtay CGK, E. 2025/298, K. 2026/196)? Vasıf değişikliği hâlinde koşullu salıverilme oranı, denetimli serbestlik, zamanaşımı ve hak yoksunlukları nasıl etkilenecektir? Bağımsız suç tipine ilişkin bir hata varsa, yalnız sanık lehine başvuru üzerine kazanılmış hak yalnızca sonuç cezayı koruyacak; vasıf ve ona bağlı ceza dışı sonuçlar sanık aleyhine değişebilecektir. Bu risk müvekkile yazılı olarak açıklanmalı ve başvuru kararı buna göre verilmelidir.

Başvuru yapılmışsa dilekçede, aleyhe başvuru bulunmadığı ve CMK m. 283 (istinafta) veya m. 307/5 (temyizde) uyarınca sonuç cezanın tür ve miktar bakımından kazanılmış hak oluşturduğu açıkça belirtilmelidir. Hükümde sanık lehine sonuç doğurmuş bir hesap veya yazım hatası varsa, bu hatanın sonuç cezaya yansıdığı ve hükmün bu sonuç üzerine kurulduğu vurgulanmalı; Ceza Genel Kurulunun 20.12.2016 tarihli ve E. 2016/21, K. 2016/2108 sayılı kararı ile 10. Ceza Dairesinin E. 2025/475, K. 2025/1983 sayılı kararına dayanılmalıdır.

BAM, yalnız sanık lehine istinafta düzelterek esastan ret kararıyla sonuç cezayı artırmışsa, kararın “kesin” olduğu belirtilmiş olsa bile CMK m. 286/2-b’ye dayanılarak süresinde temyiz başvurusu yapılmalı; temyiz dilekçesinde 4. Ceza Dairesinin E. 2025/9273, K. 2026/6590 sayılı kararındaki karşı oy gerekçeleri ve 1. Ceza Dairesinin cezayı artıran BAM kararlarının miktar ne olursa olsun temyize açık olduğunu kabul eden E. 2026/1610, K. 2026/5099 sayılı kararı emsal gösterilmelidir. Temyiz incelenmeksizin iade edilirse CMK m. 308 uyarınca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığından itiraz talep edilmeli; kesinleşme hâlinde mahkemeye erişim hakkı ihlali iddiasıyla otuz gün içinde bireysel başvuru yapılmalıdır.

Bozma sonrası yeniden yargılamada, bozmanın yalnız sanık lehine başvuru üzerine ve kazanılmış hak saklı tutularak verildiği hâllerde, ilk derece mahkemesinden hüküm fıkrasında kazanılmış hakkın sonuç cezaya uygulandığının açıkça gösterilmesi istenmelidir. Ceza Genel Kurulu, kazanılmış hak nedeniyle belirlenen cezanın “infaz edilecek ceza” olduğunu ve hükümde bu niteliğiyle gösterilmesi gerektiğini kabul etmektedir; hüküm fıkrasının yanlış yazılması infazda tereddüt doğurmaktadır.

Katılan ve Cumhuriyet savcısı bakımından çözüm daha basittir: suç vasfının veya nitelikli hâlin aleyhe değiştirilmesi isteniyorsa mutlaka aleyhe başvuru yapılmalıdır. Aleyhe başvuru varsa yasak hiç uygulanmaz ve nitelikli hâlin uygulanmaması bozma sebebi olur.

8. Uygulamada Dikkat Edilmesi Gerekenler

Müdafiler için: Yalnız sanık lehine başvuru, cezanın türü ve miktarı dışında hiçbir güvence sağlamaz; suç vasfı, güvenlik tedbirleri, infaz rejimi, tekerrür ve hak yoksunlukları aleyhe değişebilir. Başvurudan önce vasıf riski hesaplanmalı, başvuru dilekçesinde kazanılmış hak açıkça talep edilmelidir. Nitelikli hâlin uygulanmadığı ancak vasfın doğru belirlendiği dosyalarda Ceza Genel Kurulunun 01.04.2026 tarihli kararı uyarınca bozma değil eleştiriyle onama beklenmelidir; buna rağmen bozma kararı verilirse Başsavcılık itirazı istenmelidir.

Sanıklar için: İstinaf veya temyiz başvurusu, cezanın artmasına yol açmaz; ancak mahkemenin suçu yanlış nitelendirdiği dosyalarda başvuru, suçun adının ve buna bağlı infaz koşullarının aleyhe değişmesiyle sonuçlanabilir. Bu ihtimal müdafi ile birlikte değerlendirilmelidir.

Katılan vekilleri ve Cumhuriyet savcıları için: Suç vasfının veya nitelikli hâlin sanık aleyhine düzeltilmesi ancak aleyhe başvuruyla mümkündür; sanığın başvurusuna güvenilerek aleyhe başvurudan vazgeçilmemelidir.

Bölge adliye mahkemeleri için: Yalnız sanık lehine istinafta sonuç cezaya yansıyan bir hatanın düzeltilmesi CMK m. 283’e aykırıdır; “maddi hata” nitelendirmesi, ilk derece hükmünün sonuç ceza üzerine kurulduğu hâllerde uygulanamaz. 7571 sayılı Kanun sonrasında genişleyen bozma yetkisi kullanıldığında, bozma sonrası kurulacak hükmün CMK m. 283 sınırına tabi olduğu bozma kararında belirtilmelidir.

Süre ve usul hatırlatmaları: İstinaf ve temyiz süreleri gerekçeli kararın tebliğinden itibaren iki haftadır (CMK m. 273/1, 291/1); kesin olduğu belirtilen BAM kararlarına karşı da CMK m. 286/2-b’ye dayalı temyiz aynı süre içinde yapılmalıdır. Bireysel başvuru süresi nihai kararın öğrenilmesinden itibaren otuz gündür (6216 sayılı Kanun m. 47/5).

Uyuşmazlık çözümü boyutu: Aleyhe değiştirme yasağı ceza muhakemesine özgüdür; ancak uzlaştırmaya tabi suçlarda (CMK m. 253) kovuşturma evresinde uzlaşma sağlanması, kanun yolu sürecindeki vasıf riskini bütünüyle ortadan kaldırır. Vasfın aleyhe değişme ihtimalinin yüksek olduğu ve uzlaştırma kapsamındaki dosyalarda bu seçenek başvurudan önce değerlendirilmelidir.

9. Sonuç

Aleyhe değiştirme yasağı, yalnız sanık lehine kanun yoluna başvurulduğunda yeniden verilen hükmün önceki cezadan daha ağır olamayacağını güvence altına alır; ancak bu güvence yalnızca sonuç cezanın türü ve miktarıyla sınırlıdır. Suç vasfının aleyhe değiştirilmesi ve buna bağlı infaz, zamanaşımı ve hak yoksunluğu sonuçları yasağın kapsamı dışındadır. Anayasa Mahkemesi, 18.09.2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan kararıyla bu dar kapsamın Anayasa’ya aykırı olmadığını oy birliğiyle kabul etmiş; güvencenin ceza ile sınırlı tutulmasını kanun koyucunun takdir alanında görmüştür (AYM, E. 2026/71, K. 2026/148, T. 25.06.2026). Yargıtay Ceza Genel Kurulu ise 01.04.2026 tarihli kararıyla yasağın dışında kalan alanı sanık lehine daraltmış, vasfı değiştirmeyen nitelikli hâlin uygulanmamasını bozma değil eleştiri sebebi saymıştır (Yargıtay CGK, E. 2025/298, K. 2026/196). Kanaatimizce mevcut kanun metni karşısında her iki karar da isabetlidir; doktrindeki genişletici görüş ancak kanun değişikliğiyle hayata geçirilebilir. Bu değişiklik yapılıncaya kadar müdafiler, sanık lehine başvurudan önce vasıf riskini hesaplamalı, dilekçede kazanılmış hakkı açıkça talep etmeli, BAM’ın “maddi hata” adıyla cezayı artırdığı kararlara karşı CMK m. 286/2-b’ye dayanarak temyiz yoluna başvurmalı ve gerektiğinde Başsavcılık itirazı ile bireysel başvuru yollarını birlikte kullanmalıdır.

Kaynakça

A) Mevzuat

  • Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (2709), m. 2, 5, 11, 13, 36, 141.
  • 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu (RG 12.10.2004, S. 25611), m. 43, 45, 50, 81, 82, 142, 143, 191, 314.
  • 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu (RG 17.12.2004, S. 25673), m. 253, 262, 265, 273, 280, 283, 286, 289, 291, 303, 307, 308, 309, 323.
  • 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun (RG 03.04.2011, S. 27894), m. 40, 47.
  • 7571 sayılı Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda ve 631 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun (RG 25.12.2025, S. 33118), m. 25.

B) Yargı Kararları

  • AYM, E. 2026/71, K. 2026/148, T. 25.06.2026, RG 18.09.2026, S. 33374.
  • AYM, E. 2025/247, K. 2026/147, T. 25.06.2026, RG 18.09.2026, S. 33374.
  • Yargıtay CGK, E. 2025/298, K. 2026/196, T. 01.04.2026.
  • Yargıtay CGK, E. 2025/3-65, K. 2025/345, T. 17.09.2025 (AYM kararında anılan).
  • Yargıtay CGK, E. 2022/237, K. 2024/25, T. 24.01.2024.
  • Yargıtay CGK, E. 2021/91, K. 2023/547, T. 25.10.2023.
  • Yargıtay CGK, E. 2022/3-569, K. 2023/503, T. 11.10.2023.
  • Yargıtay CGK, E. 2019/148, K. 2023/361, T. 21.06.2023.
  • Yargıtay CGK, E. 2019/13-454, K. 2023/324, T. 31.05.2023 (AYM kararında anılan).
  • Yargıtay CGK, E. 2016/21, K. 2016/2108, T. 20.12.2016 (Yargıtay 4. CD kararındaki karşı oyda anılan).
  • Yargıtay CGK, E. 2011/2-353, K. 2012/129, T. 03.04.2012 (AYM kararında anılan).
  • Yargıtay 4. CD, E. 2025/9273, K. 2026/6590, T. 08.04.2026.
  • Yargıtay 1. CD, E. 2026/1610, K. 2026/5099, T. 02.07.2026.
  • Yargıtay 10. CD, E. 2025/475, K. 2025/1983, T. 27.02.2025.

C) Doktrin

  • CENTEL Nur / ZAFER Hamide, Ceza Muhakemesi Hukuku, Beta Yayınevi, İstanbul (Yargıtay CGK, E. 2025/298, K. 2026/196 kararındaki atıfla, 6. Bası, s. 732).
  • KAYMAZ Seydi, “Ceza Muhakemesinde Aleyhte Değiştirme Yasağı”, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi, C. 19, S. 2, 2013, s. 1397-1452.
  • KILINÇER Furkan, “Aleyhe Değiştirme Yasağı: Türk Hukukunda Gözden Geçirilmesi Gereken Bir Konu”, Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 33, S. 1, 2025, s. 181-205.
  • KOCA Mahmut / ÜZÜLMEZ İlhan, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayıncılık, Ankara (Yargıtay CGK, E. 2025/298, K. 2026/196 kararındaki atıfla, 5. Bası, s. 128-129).
  • KUNTER Nurullah, Ceza Muhakemesi Hukuku (Yargıtay CGK, E. 2025/298, K. 2026/196 kararındaki atıfla, 9. Bası, s. 1063, 1117).
  • ÖZBEK Veli Özer / TEPE İlker, “Türk Ceza Muhakemesi Hukukunda Aleyhe Değiştirme (Reformatio in Peius) Yasağına İlişkin – Öğreti ve Uygulama Boyutlarıyla – Genel Bir Değerlendirme”, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 16, 2014, s. 3759-3797.
  • ÖZGENÇ İzzet, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayıncılık, Ankara (Yargıtay CGK, E. 2025/298, K. 2026/196 kararındaki atıfla, 5. Bası, s. 199-202).
  • ŞAHİN Cumhur / GÖKTÜRK Neslihan, Ceza Muhakemesi Hukuku II, Seçkin Yayıncılık, Ankara 2022 (Yargıtay CGK, E. 2019/148, K. 2023/361 kararındaki atıfla, 12. Bası, s. 251).

Makalenin PDF sürümünü indirin

İdari Yargıda Dilekçe Ret Kararı Sonrası Dava Açma Süresi ve Kanun Yararına Temyizin Sınırları – YA012

İdari yargıda dava dilekçesinin 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu (İYUK) m. 3 ve 5’e aykırı bulunması hâlinde dilekçe reddedilir ve davacıya otuz gün içinde yenileme imkânı tanınır (İYUK m. 15/1-d). Kanun, yenilenen davada dava açma süresinin hangi tarihe göre hesaplanacağını açıkça düzenlememiştir. Danıştay’ın yerleşik uygulaması, süresinde verilmiş ilk dilekçenin tarihini esas almaktadır. Buna rağmen bir bölge idare mahkemesi, dilekçe ret kararının varlığını tartışmaksızın yenileme tarihini esas alarak davayı süre aşımından kesin olarak reddetmiş; Danıştay 6. Dairesi bu kararı 22.06.2026 tarihinde kanun yararına bozmuş ve karar 15.09.2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanmıştır. Aynı kararda Danıştay Başsavcılığının, kanun yararına bozmanın tarafların hukuki durumunu değiştirmemesini öngören İYUK m. 51/2’nin Anayasa Mahkemesine götürülmesi talebi reddedilmiştir. Bu makale, dilekçe reddi sonrası süre hesabına ilişkin kuralı, kanun yararına temyizin işlevini ve sınırlarını, konuya ilişkin güncel içtihat ve doktrin görüşlerini inceleyerek avukatların izlemesi gereken usul stratejisini ortaya koymaktadır.

1. Hukuki Sorun

İdari davalar, İYUK m. 3’te sayılan unsurları taşıyan dilekçelerle açılır; her idari işleme karşı kural olarak ayrı dava açılır, aralarında maddi veya hukuki bağlılık ya da sebep-sonuç ilişkisi bulunan işlemler ise tek dilekçeyle dava konusu edilebilir (İYUK m. 5/1). Dilekçe bu hükümlere aykırıysa mahkeme, otuz gün içinde yeniden düzenlenmek veya noksanları tamamlanmak üzere dilekçenin reddine karar verir (İYUK m. 14/3-g, 15/1-d). Dilekçe ret kararına karşı kanun yolu kapalıdır (İYUK m. 15/4); yeniden verilen dilekçede aynı yanlışlıklar yapılırsa dava reddedilir (İYUK m. 15/5).

Uygulamada sorun, yenilenen davanın “ne zaman açılmış sayılacağı” noktasında doğmaktadır. Yenileme dilekçesi, çoğu zaman idari işlemin tebliğinden itibaren işleyen altmış günlük dava açma süresi (İYUK m. 7/1) dolduktan sonra verilir. Yenileme tarihi esas alınırsa dava süre aşımından reddedilir; ilk dilekçe tarihi esas alınırsa davanın esasına girilir. Resmî Gazete’de yayımlanan kararda bölge idare mahkemesi birinci yolu izlemiş, üstelik bunu temyiz yolu kapalı bir kararla yapmıştır. Karar, aynı davacının aynı olaydan kaynaklanan ve dilekçe reddi üzerine ikiye bölünen davalarından birinin süre aşımından kesin olarak reddedilmesi, diğerinin ise Danıştay’da esastan incelenmeye devam etmesi gibi çelişkili bir sonuç doğurmuştur.

Bu tablo iki hukuki soruyu gündeme getirmektedir. Birincisi, dilekçe reddi üzerine yenilenen davada dava açma süresi hangi tarihe göre hesaplanır? İkincisi, bu hatayı düzeltmek için başvurulan kanun yararına temyiz yolu, tarafların hukuki durumunu değiştirmediğine göre (İYUK m. 51/2) etkili bir çare midir ve bu kural Anayasa’ya uygun mudur?

2. Hukuki Nitelendirme

Dilekçe ret kararı, davanın esasını çözmeyen, yargılamanın ilerleyebilmesi için dilekçenin şekil ve içerik bakımından kanuna uygun hâle getirilmesini amaçlayan bir ara işlemdir. Kanun koyucu, dilekçe reddi hâlinde yeni dilekçeler için ayrıca harç alınmayacağını düzenleyerek (İYUK m. 15/3) yenilenen davanın ilk davanın devamı niteliğinde olduğunu göstermiştir. Danıştay Başsavcılığı da bu kararları “davanın görülme şartlarını doğrudan etkileyen, usul hükümlerine ilişkin ön mesele niteliğinde” olarak nitelendirmektedir (Danıştay 6. D., E. 2026/2171, K. 2026/3488, T. 22.06.2026, RG 15.09.2026, S. 33371). Dilekçe reddinin bu niteliği, yenilenen davanın süre bakımından ilk dilekçeye bağlanmasının hukuki temelidir.

Kanun yararına temyiz ise olağanüstü bir kanun yoludur. İdare ve vergi mahkemeleri ile bölge idare mahkemelerinin kesin olarak verdiği kararlar ile istinaf veya temyiz incelemesinden geçmeden kesinleşen kararlardan “niteliği bakımından yürürlükteki hukuka aykırı bir sonucu ifade edenler”, ilgili bakanlığın göstereceği lüzum üzerine veya kendiliğinden Danıştay Başsavcısı tarafından kanun yararına temyiz olunabilir (İYUK m. 51/1). Bozma kararı, daha önce kesinleşmiş olan merci kararının hukuki sonuçlarını kaldırmaz ve Resmî Gazete’de yayımlanır (İYUK m. 51/2-3). Bu yolun işlevi, tarafların uyuşmazlığını yeniden çözmek değil, hukuka aykırı bir kararın emsal olmasını önlemek ve içtihat birliğini sağlamaktır (KARA Burkay Can, “İdari Yargılama Usulünde Kanun Yararına Temyiz”, İnönü Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 11, S. 1, 2020, s. 356-357).

Konunun temel hak boyutu, Anayasa’nın 36. maddesindeki hak arama hürriyeti kapsamında mahkemeye erişim hakkıdır. Dava açma süresine ilişkin kuralların açıkça hatalı uygulanması veya sürenin yanlış hesaplanması nedeniyle davanın esasının incelenmemesi, Anayasa Mahkemesinin yerleşik içtihadında mahkemeye erişim hakkının ihlali sayılmaktadır; Danıştay 6. Dairesinin kararında bu içtihada (AYM, Şener Berçin Başvurusu, B. No: 2013/5516, T. 22.01.2015, § 55) açıkça atıf yapılmıştır. Anayasa Mahkemesi, adli yargıda cevap süresinin hatalı hesaplanarak zamanaşımı def’inin incelenmemesini de aynı gerekçeyle ihlal saymıştır (AYM, Emre Güvenlik Koruma ve Eğitim Hizmetleri Ltd. Şti. Başvurusu, B. No: 2021/3662, T. 05.05.2026, § 18).

3. İlgili Mevzuat

Dava açma süresi, özel kanunlarda ayrı süre gösterilmeyen hâllerde Danıştay ve idare mahkemelerinde altmış, vergi mahkemelerinde otuz gündür; süre idari uyuşmazlıklarda yazılı bildirimin yapıldığı tarihi izleyen günden başlar (İYUK m. 7/1, 7/2-a; AY m. 125/3). Süreler tebliğ, yayın veya ilan tarihini izleyen günden itibaren işlemeye başlar (İYUK m. 8/1).

Dilekçeler, ilk incelemede görev ve yetki, idari merci tecavüzü, ehliyet, kesin ve yürütülmesi gereken işlem, süre aşımı, husumet ve m. 3 ile 5’e uygunluk yönlerinden sırasıyla incelenir (İYUK m. 14/3). m. 3 ve 5’e aykırılık hâlinde “otuzgün içinde 3 ve 5 inci maddelere uygun şekilde yeniden düzenlenmek veya noksanları tamamlanmak … üzere dilekçelerin reddine” karar verilir (İYUK m. 15/1-d). Dilekçenin görevli mercie tevdii hâlinde ilk başvuru tarihi merciine başvuru tarihi sayılır (İYUK m. 15/2); dilekçe reddi hâlinde yeni dilekçeler için harç alınmaz (İYUK m. 15/3); dilekçe ret kararlarına karşı istinaf veya temyiz yoluna başvurulamaz (İYUK m. 15/4); yeniden verilen dilekçelerde aynı yanlışlıklar yapılırsa dava reddedilir (İYUK m. 15/5). Madde metinleri mevzuat.gov.tr’deki güncel hâliyle karşılaştırılmış ve teyit edilmiştir. Görüldüğü üzere Kanun, dilekçe reddi üzerine yenilenen davada dava açma tarihinin ilk dilekçeye göre belirleneceğini yalnızca “görevli mercie tevdi” hâli için açıkça düzenlemiş; m. 15/1-d kapsamındaki yenilemeler için benzer bir hükme yer vermemiştir.

Kanun yararına temyiz İYUK m. 51’de düzenlenmiştir. 6545 sayılı Kanun (RG 28.06.2014, S. 29044) m. 24 ile istinaf sistemine uyarlanan maddeye göre bu yola, “İdare ve vergi mahkemeleri ile bölge idare mahkemelerinin kesin olarak verdiği kararlar ile istinaf veya temyiz incelemesinden geçmeden kesinleşmiş bulunan kararlardan niteliği bakımından yürürlükteki hukuka aykırı bir sonucu ifade edenler” için başvurulabilir (m. 51/1). “Temyiz isteği yerinde görüldüğü takdirde karar, kanun yararına bozulur. Bu bozma kararı, daha önce kesinleşmiş olan merci kararının hukuki sonuçlarını kaldırmaz.” (m. 51/2). Bozma kararının bir örneği ilgili bakanlığa gönderilir ve Resmî Gazete’de yayımlanır (m. 51/3).

Güncellik notu: Kanun yararına temyizin uygulama alanı, hangi kararların “kesin” olduğuna bağlıdır. Bölge idare mahkemelerinin temyize açık karar kategorilerini düzenleyen İYUK m. 45/3 ve m. 46, 7589 sayılı Kanun (RG 31.07.2026, S. 33326) m. 5-6 ile değiştirilmiştir. Bu nedenle 31.07.2026 sonrasında verilen bölge idare mahkemesi kararlarında temyiz yolunun açık olup olmadığı, dolayısıyla kanun yararına temyizin mümkün olup olmadığı, değişik metne ve 7589 sayılı Kanunun geçiş hükümlerine (Geçici m. 1/2-3) göre ayrıca değerlendirilmelidir. Makaleye konu kararda bölge idare mahkemesi kararı 21.01.2025 tarihli olup değişiklik öncesi metne tabidir.

4. Güncel İçtihatlar

4.1. Danıştay 6. Dairesinin Resmî Gazete’de yayımlanan kanun yararına temyiz kararı

Olayda yapı kayıt belgesinin iptaline ilişkin işlem parsel malikine 31.03.2023 tarihinde tebliğ edilmiş; yapının kiracısı, bu işlem ile yapı tatil tutanağının iptali için 09.05.2023 tarihinde tek dilekçeyle dava açmıştır. İdare mahkemesi, işlemlerin ayrı dilekçelerle dava konusu edilmesi gerektiği gerekçesiyle dilekçeyi reddetmiş; davacı 26.07.2023 tarihinde iki ayrı dava açmıştır. Yapı kayıt belgesine ilişkin davada idare mahkemesi işlemi iptal etmiş; İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 5. İdari Dava Dairesi ise dilekçe ret kararının varlığını hiç tartışmadan, 26.07.2023 tarihini esas alarak davayı süre aşımından kesin olarak reddetmiştir. Danıştay Başsavcılığı kararı kanun yararına temyiz etmiştir.

Danıştay 6. Dairesi, sürenin ilk dilekçeye göre hesaplanması gerektiğini şu sözlerle ifade etmiştir:

“Bu itibarla davacı tarafından, 2577 sayılı Yasanın 7 ve 8. maddelerinde öngörülen yasal dava açma süresi içinde (60 gün) İstanbul 7. İdare Mahkemesinde E:2023/1150 sayılı dosyasında açılan dava tarihinin esas alınması gerekirken sözü edilen dosyada verilen dilekçe ret kararı üzerine hatalı olarak ikinci kez açılan davanın dava açma tarihi (26/07/2023) esas alınarak davanın süre aşımı nedeniyle reddi yolunda verilen kararda hukuka uyarlık bulunmamaktadır.” (Danıştay 6. D., E. 2026/2171, K. 2026/3488, T. 22.06.2026)

Daire, kararı “hükmün hukuki sonuçlarına etkili olmamak üzere” kanun yararına bozmuştur. Kararın bir diğer önemli yönü, kiracının malike tebliğ edilen işlemi tebliğ tarihinden itibaren altmış gün içinde dava konusu edebileceğinin kabul edilmesidir; bölge idare mahkemesinin “kiracılık sıfatının süreyi canlandırmayacağı” yönündeki gerekçesi, ilk davanın zaten bu süre içinde açılmış olması karşısında sonuçsuz kalmıştır.

Başsavcılık aynı başvuruda İYUK m. 51/2’nin Anayasa’nın 2., 10. ve 36. maddelerine aykırı olduğu iddiasıyla itiraz yoluyla Anayasa Mahkemesine başvurulmasını istemiştir. Başsavcılığa göre bozma kararının tarafların hukuki durumunu değiştirmemesi, “aynı hukuki konuda, uyuşmazlık özelinde olduğu gibi kişinin açtığı davanın dilekçe ret kararı üzerine süresinde iki ayrı dava şeklinde görülme aşamasında, birisinin davanın süre aşımı yönünden reddi, diğerinin ise esasına yönelik incelenmenin yapıldığı durumda, hukuka aykırı olduğu kabul edilen iki farklı sonuç” doğurmakta ve “kanun önünden eşitlik ilkesini zedeler” nitelik taşımaktadır. Daire, bu talebi gerekçe göstermeksizin “yerinde görülmemiştir” ifadesiyle reddetmiştir.

4.2. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu

Kurul, 08.01.2026 tarihli kararında aynı ilkeyi Danıştay’ın ilk derece mahkemesi sıfatıyla baktığı bir davada uygulamıştır. Cumhurbaşkanı kararının iptali için 06.01.2025’te açılan davada Danıştay 8. Dairesi dilekçeyi reddetmiş; davacı 08.04.2025’te “Danıştay Başkanlığına” hitaplı yeni dilekçe vermiş; Daire bunu bağımsız bir dava sayarak ilan tarihine göre süre aşımından ret kararı vermiştir. Kurul, tarafların, iptali istenen işlemin ve iddiaların önceki dosyayla aynı olmasını yeterli görerek şu sonuca varmıştır:

“…bakılan davanın, Danıştay Sekizinci Dairesinin E:2025/205 sayılı dosyasında açılan davada verilen dilekçe ret kararı üzerine yeniden düzenlenen ve noksanlıkları tamamlanan dava olduğu anlaşıldığından, süresinde olduğunun kabulü gerektiği sonucuna varılmıştır.” (Danıştay İDDK, E. 2025/2225, K. 2026/41, T. 08.01.2026)

4.3. Diğer Danıştay kararları

Danıştay 13. Dairesi, düzenleyici işleme karşı açılan bir davada süre hesabını “dilekçe ret kararı öncesi ilk olarak 10/10/2022 tarihinde kayda giren dilekçe” tarihine göre yapmış ve davayı bu tarihe göre süre aşımından reddetmiştir (Danıştay 13. D., E. 2023/1006, K. 2023/2617, T. 24.05.2023). Karar, ilkenin iki yönlü işlediğini gösterir: ilk dilekçe süresindeyse yenileme tarihi davayı süresiz kılmaz; ilk dilekçe süresizse yenileme davayı süresine sokmaz.

Buna karşılık otuz günlük yenileme süresi Danıştay tarafından hak düşürücü nitelikte uygulanmaktadır. Danıştay 10. Dairesi, dilekçe ret kararının tebliğinden itibaren otuz gün geçtikten sonra verilen yenileme dilekçesiyle açılan davayı “dava dilekçesinin reddine karar verilmesi durumunda, söz konusu kararın tebliğ tarihini izleyen 30 gün içerisinde yenilenen dilekçelerle yeniden dava açılması gerektiğinden, bu sürenin geçirilmesinden sonra açılan davaların süre aşımı nedeniyle esasının incelenme imkânı bulunmamaktadır” gerekçesiyle reddetmiştir (Danıştay 10. D., E. 2024/1584, K. 2024/1285, T. 03.04.2024).

4.4. Anayasa Mahkemesi

Danıştay 6. Dairesinin kararında Anayasa Mahkemesinin kesin hükme müdahaleye ilişkin içtihadına geniş yer verilmiştir. Buna göre kesin hükmün dokunulmazlığı mutlak değildir; ancak “kesin hükümün ortadan kaldırılmasının şartlarının ve usullerinin kanunda açıkça düzenlenmesi zorunludur” (AYM, Mustafa Altın Başvurusu [GK], B. No: 2018/10018, T. 27.10.2021, § 65; kararda anılan biçimiyle). Mahkemeye erişim hakkı bakımından ise “öngörülen süre koşullarının açıkça hukuka aykırı olarak yanlış uygulanması ya da yanlış hesaplanması nedeniyle kişiler dava açma ya da kanun yollarına başvuru hakkını kullanamamışsa mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğini kabul etmek gerekir” (AYM, Şener Berçin Başvurusu, B. No: 2013/5516, T. 22.01.2015, § 55; kararda anılan biçimiyle).

5. Doktrindeki Görüşler

KARA Seyfettin, “İdari Yargılama Usulünde Dilekçe Ret Kararları: Üçün Beşin Hesabı Yapılır Mı?” (Danıştay Dergisi, S. 155, 2023, s. 101-126) başlıklı makalesinde dilekçe reddi kurumunu ayrıntılı biçimde incelemektedir. Yazar, mevcut uygulamayı “Dilekçe ret kararının tebliğinden itibaren 30 günlük süre geçirildikten sonra yenilenirse davanın süre aşımı nedeniyle reddine karar verilir.” biçiminde özetlemekte (s. 101); otuz günlük yenileme süresinin “hak düşürücü sürelerden sayılmayıp, düzenleyici sürelerden sayılmalıdır” görüşünü savunmakta (s. 123) ve yenileme süresinin “30 gün değil de makul süre olarak genel dava açma süresi olan 60 gün olarak belirlenmelidir” önerisini getirmektedir (s. 124). Bu görüş, Danıştay 10. Dairesinin otuz günü hak düşürücü süre olarak uygulayan yaklaşımıyla çelişmektedir.

KARA Burkay Can, “İdari Yargılama Usulünde Kanun Yararına Temyiz” (İnönü Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 11, S. 1, 2020, s. 353-371) başlıklı makalesinde kanun yararına temyizin “içtihat birliğinin sağlanması” ve “hukuk düzeninin hukuka aykırılıklardan arındırılması” işlevini vurgulamakta (s. 356) ve bu işlevin “yargı yerlerinin uymak zorunda olduğu kurallar oluşturma yoluyla değil, yargı yerlerini ve idareyi yönlendirici nitelikte kararlarla” gerçekleştiğini belirtmektedir (s. 357). Yazara göre İYUK m. 51/2’deki kural, bozma kararının hukuki sonuçlarını değil, kesin hükmün korunmasını ilgilendirir; iptal davasında verilen ret kararları “şekli anlamda kesinleşseler bile genele etkili maddi anlamda kesin hüküm teşkil etmeyeceği”nden (s. 365), bozma kararı işlemin hukuka aykırılığını saptıyorsa idarenin işlemi geri alması gerekir (s. 366). CANDAN Turgut, Açıklamalı İdari Yargılama Usulü Kanunu adlı eserinde ve GÖZÜBÜYÜK A. Şeref / TAN Turgut, İdare Hukuku, C. II, İdari Yargılama Hukuku adlı eserlerinde kanun yararına temyizi bu çerçevede, tarafların hukuki durumunu etkilemeyen ve içtihada hizmet eden olağanüstü bir kanun yolu olarak ele almaktadır (KARA Burkay Can’ın atfıyla; sırasıyla s. 1102-1109 ve s. 1068-1069).

MURATOĞLU Tahir, “Danıştay Kararlarına Karşı Kanun Yararına Temyiz Yoluna Başvurulmasının Mümkün Olup Olmadığı Sorunu” (Türkiye Adalet Akademisi Dergisi, S. 52, 2022, s. 49-74) başlıklı makalesinde, 6545 sayılı Kanun değişikliğinden sonra Danıştay’ın ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği ve kanun yolundan geçmeden kesinleşen kararlara karşı kanun yararına temyizin mümkün olduğunu, lafzi ve amaçsal yorumun bu sonucu desteklediğini savunmaktadır.

Danıştay Başsavcılığı da kararda ÜNLÜÇAY Mehmet’in 147. Yıl Danıştay ve İdari Yargı Günü Sempozyumu’ndaki (12 Mayıs 2015) tebliğine atıfla, bölge idare mahkemesi kararlarının büyük bölümünün istinafta kesinleşmesinin “hukuk birliği ve içtihat birliği sorunu” doğurduğunu ve yüksek mahkemenin yargısal gözetim yetkisinin bu birliği sağlamasının zorunlu olduğunu belirtmiştir (s. 8-9).

Görüş ayrılığı iki noktada toplanmaktadır. Birincisi, otuz günlük yenileme süresinin niteliğidir: KARA Seyfettin süreyi düzenleyici sayarken Danıştay uygulaması hak düşürücü kabul etmektedir. Kanaatimizce mevcut metin karşısında Danıştay uygulaması isabetlidir; zira m. 15/1-d süreyi açıkça “otuz gün” olarak belirlemiş ve m. 15/5 ile yenilemeye bağlanan yaptırımı düzenlemiştir. Ancak bu sürenin kısalığı ve dilekçe ret kararına karşı kanun yolunun kapalı olması, yazarın de lege ferenda önerisini haklı kılmaktadır. İkincisi, kanun yararına bozmanın tarafların hukuki durumuna etkisidir: Başsavcılık ve kısmen KARA Burkay Can, bozmanın en azından taraflar bakımından sonuç doğurması gerektiğini savunmakta; Kanunun lafzı ve Danıştay’ın yerleşik uygulaması ise bozmayı yalnızca hukuki tespitle sınırlı tutmaktadır. Bu tartışma aşağıda değerlendirilmektedir.

6. Hukuki Değerlendirme

Mevzuat, içtihat ve doktrin birlikte ele alındığında üç sonuç ortaya çıkmaktadır.

Birincisi, dilekçe reddi üzerine yenilenen davada dava açma süresinin ilk dilekçe tarihine göre hesaplanacağı konusunda içtihat istikrarlıdır (Danıştay 6. D., 22.06.2026; Danıştay İDDK, 08.01.2026; Danıştay 13. D., 24.05.2023). Bu sonuç, Kanunda açık hüküm bulunmamasına rağmen üç dayanağa oturmaktadır: dilekçe reddinin davayı sona erdirmeyen bir ön mesele olması, yenileme için harç alınmaması (İYUK m. 15/3) ve mahkemeye erişim hakkının süre kurallarının açıkça hatalı uygulanmasına izin vermemesi (AY m. 36). Yenilenen dava, ilk davanın “yeniden düzenlenen ve noksanlıkları tamamlanan” hâlidir; yeni bir dava değildir. Buna karşılık yenileme, otuz gün içinde yapılmalıdır; bu süre kaçırılırsa ilk dilekçenin süresinde olması davayı kurtarmaz (Danıştay 10. D., 03.04.2024).

İkincisi, kanun yararına temyiz, Resmî Gazete’de yayımlanan bu karardaki gibi açık usul hatalarını tespit etmeye elverişli, ancak tarafı tatmin etmeye elverişsiz bir yoldur. Kararın kendisi bunu itiraf etmektedir: bozma “hükmün hukuki sonuçlarına etkili olmamak üzere” verilmiştir. Davacının süre aşımından reddedilen davası, bozmaya rağmen reddedilmiş kalmaya devam etmektedir. Başsavcılığın gerekçesi, bu sonucun özellikle dilekçe reddiyle ikiye bölünen davalarda eşitlik ilkesi ve hukuki güvenlikle bağdaşmadığını ikna edici biçimde ortaya koymaktadır. Ceza muhakemesinde kanun yararına bozmanın, hükümlü lehine sonuç doğurmasına ve gerektiğinde Yargıtay’ın cezayı kaldırmasına imkân tanınmışken (CMK m. 309/4), aynı ilkeyle (re’sen araştırma) işleyen idari yargıda bozmanın hiçbir sonuç doğurmaması tutarlı değildir.

Üçüncüsü, Danıştay 6. Dairesinin Anayasa Mahkemesine başvuru talebini gerekçesiz reddetmesi, tartışmayı kapatmamış, yalnızca ertelemiştir. Anayasa’nın 152. maddesi uyarınca itiraz yolunu işletmek, davaya bakan mahkemenin takdirindedir ve Daire bu takdiri kullanmıştır. Ancak Anayasa Mahkemesinin kesin hükme müdahale ve mahkemeye erişim içtihadı, m. 51/2’nin en azından açık usul hataları bakımından ölçülülük denetimine tabi tutulabileceğini düşündürmektedir. Konu kesin hüküm kurulamayacak niteliktedir; bireysel başvurular yoluyla veya başka bir dairenin itiraz başvurusuyla Anayasa Mahkemesinin önüne gelmesi mümkündür. Kanaatimizce çözüm, Kanunun lafzının yorum yoluyla aşılması değil, ceza muhakemesindeki modele benzer biçimde, açık usul hatasına dayanan bozmalarda yargılamanın kaldığı yerden devamına imkân veren bir kanun değişikliğidir.

7. Hukuki Çözüm

Dilekçe reddi aşamasında avukatın ilk görevi, otuz günlük yenileme süresini ret kararının tebliğinden itibaren titizlikle hesaplamak ve dilekçeyi bu süre içinde vermektir (İYUK m. 15/1-d; Danıştay 10. D., E. 2024/1584, K. 2024/1285, T. 03.04.2024). Yenileme dilekçesinde ilk dosyanın esas numarası, ilk dava tarihi, dilekçe ret kararının tarih ve sayısı ile tebliğ tarihi açıkça yazılmalı; dilekçe, ret kararını veren mahkemeye hitaben düzenlenmeli ve ret kararında gösterilen eksiklikler tek tek giderilmelidir. Aynı yanlışlığın tekrarı davanın reddine yol açar (İYUK m. 15/5). Dilekçe ret kararıyla dava ikiye bölünmüşse her iki dosyada da ilk dava tarihi ayrıca belirtilmelidir.

Mahkeme veya bölge idare mahkemesi yenileme tarihini esas alarak süre aşımı kararı verirse, istinaf veya temyiz dilekçesinde dilekçe ret kararının sonuçlarının tartışılmadığı, sürenin ilk dilekçeye göre hesaplanması gerektiği, Danıştay 6. Dairesinin Resmî Gazete’de yayımlanan kararı ile İDDK’nın 08.01.2026 tarihli kararına dayanılarak ileri sürülmelidir. Gerekçesiz süre ret kararı, İYUK m. 24/1-e ve Anayasa m. 141/3 bakımından ayrıca gerekçesizlik itirazına konu edilmelidir.

Karar kesinleşmişse iki yol birlikte değerlendirilmelidir. Birincisi, Danıştay Başsavcılığına kanun yararına temyiz talebiyle başvurudur; bu yol bir süreye tabi değildir, ancak sonuç yalnızca hukuki tespittir ve tarafın durumunu değiştirmez (İYUK m. 51/2). İkincisi ve tarafı koruyan asıl yol, nihai kararın öğrenilmesinden itibaren otuz gün içinde mahkemeye erişim hakkının ihlali iddiasıyla Anayasa Mahkemesine bireysel başvurudur (6216 sayılı Kanun m. 47/5). Kanun yararına temyiz, tarafın değil yalnızca Danıştay Başsavcısının başvurabildiği (İYUK m. 51/1) ve sonucu tarafın hukuki durumunu değiştirmeyen (İYUK m. 51/2) olağanüstü bir yoldur; kanaatimizce bu nitelikleri nedeniyle bireysel başvuru öncesinde tüketilmesi gereken bir başvuru yolu sayılamaz ve bireysel başvuru süresi, kanun yararına temyiz talebinin sonucu beklenmeksizin ihtiyaten işletilmelidir. Kanun yararına bozma kararı alınmışsa, bireysel başvuru dosyasına ihlalin varlığını gösteren güçlü bir delil olarak sunulmalıdır.

Dilekçe reddiyle ikiye bölünmüş davalarda esasa ilişkin dosya hâlen derdestse, süre aşımından reddedilen dosyaya konu işlemin hukuka aykırılığı, bağlantı gerekçesiyle derdest dosyada da ileri sürülmeli; Danıştay Başsavcılığının kanun yararına temyiz gerekçesinde belirttiği “zincirleme hak kaybı” riskine karşı bu bağlantı açıkça kurulmalıdır.

8. Uygulamada Dikkat Edilmesi Gerekenler

Davacı vekilleri için: Birden fazla idari işleme karşı tek dilekçeyle dava açılacaksa İYUK m. 5/1’deki bağlılık veya sebep-sonuç ilişkisi dilekçede gerekçelendirilmelidir; aksi hâlde dilekçe reddi ve yenileme yükü doğar. Yenileme süresi otuz gündür ve hak düşürücü nitelikte uygulanmaktadır. Yenilenen dilekçede ilk dava tarihi mutlaka gösterilmelidir.

Kiracılar ve üçüncü kişiler için: Malike tebliğ edilen bir işlem, yapıyı kullanan kiracı tarafından da dava konusu edilebilir; süre, kiracı bakımından da tebliğ tarihinden itibaren altmış gündür. Kiracı, işlemin malike tebliğ tarihini araştırmalı ve bu tarihe göre süreyi hesaplamalıdır.

İdare vekilleri için: Yenileme tarihine dayalı süre aşımı savunması, ilk dilekçe süresindeyse Danıştay içtihadı karşısında sonuç vermez; savunma, ilk dilekçenin süresinde olup olmadığına ve yenilemenin otuz gün içinde yapılıp yapılmadığına odaklanmalıdır.

Bölge idare mahkemeleri için: Kesin olarak verilen süre ret kararlarında dilekçe ret kararının varlığı ve sonuçları gerekçede tartışılmalıdır; aksi hâlde karar hem kanun yararına temyiz hem de bireysel başvuru konusu olabilmektedir.

Süre ve usul hatırlatmaları: Bireysel başvuru süresi nihai kararın öğrenilmesinden itibaren otuz gündür (6216 sayılı Kanun m. 47/5); kanun yararına temyiz talebinin bu süreyi durduracağına ilişkin bir hüküm bulunmadığından süre bu talep beklenmeksizin kullanılmalıdır. 31.07.2026 sonrasında verilen bölge idare mahkemesi kararlarında temyiz yolunun açık olup olmadığı 7589 sayılı Kanunla değişik İYUK m. 45-46’ya göre ayrıca kontrol edilmelidir; temyiz yolu açık olan bir karar için kanun yararına temyiz istenemez.

Uyuşmazlık çözümü boyutu: İdari işlemlerin iptaline ilişkin uyuşmazlıklar arabuluculuğa elverişli değildir; ancak yapı kayıt belgesi, imar para cezası ve yıkım kararı gibi işlemlerde idareye İYUK m. 11 kapsamında yapılacak başvuru, dava açma süresini durdurarak uyuşmazlığın dava öncesinde çözülmesine imkân verebilir. Bu başvurunun ivedi yargılama usulüne tabi işlemlerde süreyi durdurmadığı unutulmamalıdır (Danıştay 13. D., E. 2025/2523, K. 2026/237, T. 28.01.2026).

9. Sonuç

İdari yargıda dilekçe ret kararı üzerine yenilenen dava, ilk davanın yeniden düzenlenmiş hâlidir; dava açma süresi, süresinde verilmiş ilk dilekçenin tarihine göre hesaplanır. Bu kural İYUK m. 15’te açıkça yazılı olmamakla birlikte, dilekçe reddinin ön mesele niteliğinden, m. 15/3’teki harç muafiyetinden ve mahkemeye erişim hakkından türetilmiş ve Danıştay 6. Dairesinin 15.09.2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan kanun yararına temyiz kararı ile Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 08.01.2026 tarihli kararıyla teyit edilmiştir. Buna karşılık otuz günlük yenileme süresi hak düşürücü nitelikte uygulanmaktadır. Kanun yararına temyiz, açık usul hatalarını tespit etmeye ve içtihat birliğini sağlamaya hizmet eden, ancak tarafların hukuki durumunu değiştirmeyen bir yoldur (İYUK m. 51/2); Danıştay 6. Dairesi bu kuralın Anayasa Mahkemesine götürülmesi talebini reddetmiştir. Kanaatimizce kural, ceza muhakemesindeki modele paralel bir kanun değişikliğiyle açık usul hatalarında yargılamanın devamına imkân verecek biçimde düzeltilmelidir. Bu değişiklik yapılıncaya kadar tarafı koruyan asıl yol, süresi içinde yapılacak bireysel başvurudur; avukatlar yenileme süresini titizlikle izlemeli, yenilenen dilekçede ilk dava tarihini açıkça göstermeli ve süre aşımına dayalı kesin kararlara karşı kanun yararına temyiz ile bireysel başvuruyu birlikte kullanmalıdır.

Kaynakça

A) Mevzuat

  • Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (2709), m. 2, 10, 36, 125, 141, 152.
  • 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu (RG 20.01.1982, S. 17580), m. 3, 5, 7, 8, 11, 14, 15, 24, 45, 46, 51.
  • 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu (RG 17.12.2004, S. 25673), m. 309.
  • 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun (RG 03.04.2011, S. 27894), m. 47.
  • 6545 sayılı Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun (RG 28.06.2014, S. 29044), m. 24.
  • 7589 sayılı Yargının Etkin ve Verimli İşlemesine Yönelik Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun (RG 31.07.2026, S. 33326), m. 5, 6, Geçici m. 1.

B) Yargı Kararları

  • AYM, Emre Güvenlik Koruma ve Eğitim Hizmetleri Ltd. Şti. Başvurusu, B. No: 2021/3662, T. 05.05.2026.
  • AYM, Mustafa Altın Başvurusu [GK], B. No: 2018/10018, T. 27.10.2021 (Danıştay 6. D. kararında anılan).
  • AYM, Şener Berçin Başvurusu, B. No: 2013/5516, T. 22.01.2015 (Danıştay 6. D. kararında anılan).
  • Danıştay İDDK, E. 2025/2225, K. 2026/41, T. 08.01.2026.
  • Danıştay 6. D., E. 2026/2171, K. 2026/3488, T. 22.06.2026, RG 15.09.2026, S. 33371.
  • Danıştay 13. D., E. 2025/2523, K. 2026/237, T. 28.01.2026.
  • Danıştay 10. D., E. 2024/1584, K. 2024/1285, T. 03.04.2024.
  • Danıştay 13. D., E. 2023/1006, K. 2023/2617, T. 24.05.2023.

C) Doktrin

  • CANDAN Turgut, Açıklamalı İdari Yargılama Usulü Kanunu, Yetkin Yayınları, Ankara (KARA Burkay Can’ın atfıyla, s. 1102-1109).
  • GÖZÜBÜYÜK A. Şeref / TAN Turgut, İdare Hukuku, C. II, İdari Yargılama Hukuku, Turhan Kitabevi, Ankara (KARA Burkay Can’ın atfıyla, s. 1068-1069).
  • KARA Burkay Can, “İdari Yargılama Usulünde Kanun Yararına Temyiz”, İnönü Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 11, S. 1, 2020, s. 353-371.
  • KARA Seyfettin, “İdari Yargılama Usulünde Dilekçe Ret Kararları: Üçün Beşin Hesabı Yapılır Mı?”, Danıştay Dergisi, S. 155, 2023, s. 101-126.
  • MURATOĞLU Tahir, “Danıştay Kararlarına Karşı Kanun Yararına Temyiz Yoluna Başvurulmasının Mümkün Olup Olmadığı Sorunu”, Türkiye Adalet Akademisi Dergisi, S. 52, 2022, s. 49-74.
  • ÜNLÜÇAY Mehmet, 147. Yıl Danıştay ve İdari Yargı Günü Sempozyumu, 12 Mayıs 2015, s. 8-9 (Danıştay 6. D. kararında anılan).

Makalenin PDF sürümünü indirin

İstinaf Mahkemesinin Bozma Yetkisinin Sınırları: 7571 Sayılı Kanun Sonrası CMK m. 280 ve Yetkisiz Bozma Kararlarının Hükümsüzlüğü – YA011

Kısa Özet

Ceza muhakemesinde bölge adliye mahkemesi kural olarak bir “bozma mahkemesi” değil, gerektiğinde duruşma açarak davayı yeniden gören ve hükmü kendisi kuran bir “ıslah mahkemesi”dir. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) m. 280/1-e ve f bentleri, istinafın bozma kararı verebileceği hâlleri sınırlı olarak saymıştır. Buna rağmen uygulamada bölge adliye mahkemelerinin eksik araştırma, delil takdiri veya hesap hatası gibi gerekçelerle dosya üzerinden bozma kararı verdiği görülmektedir. Anayasa Mahkemesi 2025 yılında bu uygulamanın mahkemeye erişim hakkını ihlal ettiğine karar vermiş; Yargıtay Ceza Genel Kurulu ise 03.06.2026 tarihli kararıyla kanuni dayanağı bulunmayan bozma kararlarının ve bunlara dayanan ilk derece hükümlerinin “hükümsüz” sayılacağını oy birliğiyle yinelemiştir. 7571 sayılı Kanunla 25.12.2025 tarihinde yapılan değişiklik, gerekçesizlik ve savunma hakkının kısıtlanması hâllerini de bozma sebebi hâline getirmiş, ancak maddi meseleye ilişkin bozma yasağını değiştirmemiştir. Bu makale, güncel içtihat ve doktrin ışığında istinafın bozma yetkisinin sınırlarını, yetkisiz bozmanın hukuki sonucunu ve avukatların izlemesi gereken kanun yolu stratejisini ortaya koymaktadır.

1. Hukuki Sorun

İstinaf kanun yolu, ilk derece mahkemesi hükmünün hem maddi hem hukuki yönden denetlenmesini sağlamak amacıyla 20.07.2016 tarihinde fiilen işlemeye başlamıştır. Kanun koyucu, bölge adliye mahkemesine hükmü bozup dosyayı ilk derece mahkemesine geri gönderme yetkisini yalnızca dar bir alanda tanımıştır (CMK m. 280/1-e, f). Bunun dışında kalan her hukuka aykırılıkta bölge adliye mahkemesinin ya hukuka aykırılığı düzelterek istinaf başvurusunu esastan reddetmesi ya da davayı yeniden görerek hükmü kendisinin kurması gerekir (CMK m. 280/1-a-d, g; m. 280/2).

Uygulamada sorun, bölge adliye mahkemelerinin bu sınırı aşarak “eksik araştırma”, “delillerin takdirinde yanılgı”, “suç vasfının hatalı belirlenmesi” veya “hesap hatası” gibi gerekçelerle dosya üzerinden bozma kararı vermesinden doğmaktadır. Bu bozma kararına karşı ilk derece mahkemesinin direnme yetkisi yoktur (CMK m. 284/1); bozma kararı temyiz de edilemez (CMK m. 286/1). Bozma üzerine kurulan yeni hüküm ise çoğu zaman CMK m. 286/2 kapsamındaki kesinlik sınırları içinde kalarak istinafta kesinleşmektedir. Sonuç olarak sanık veya katılan, usulüne uygun bir yargılama yapılsaydı sahip olacağı temyiz hakkından yoksun kalmaktadır. Hukuki sorun şu üç soruda toplanmaktadır: Bölge adliye mahkemesi hangi hâllerde bozma kararı verebilir? Kanuni dayanağı olmayan bozma kararının ve buna dayanan hükmün hukuki akıbeti nedir? 7571 sayılı Kanun değişikliği bu tabloyu nasıl etkilemiştir?

2. Hukuki Nitelendirme

Türk ceza muhakemesinde benimsenen model “dar anlamda istinaf”tır. Bölge adliye mahkemesi, ilk derece yargılamasını baştan tekrarlamaz; ancak maddi gerçeğe ulaşmak için gerekli gördüğü ölçüde olay yargılaması yapabilir ve delillerle doğrudan temas kurabilir. Bu nitelik, CMK m. 280’in başlığında “inceleme” yanında “kovuşturma” teriminin kullanılmasında da görülür (Yargıtay 8. CD, E. 2024/5527, K. 2026/9711, T. 02.07.2026).

Bozma yetkisinin sınırlanması bir görev kuralıdır. Mahkemelerin görevi Anayasa ve kanunla belirlenir (AY m. 142; CMK m. 3). Bölge adliye mahkemesinin CMK m. 280/1-e ve f dışında bir sebeple bozma kararı vermesi, kanunun tanımadığı bir yetkinin kullanılması, yani görev sınırının aşılmasıdır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu bu nitelendirmeden hareketle, yetkisiz bozma kararlarını ve bunlara dayanılarak ilk derece mahkemesince kurulan hükümleri “görevsiz mahkeme tarafından verilmiş” işlemler olarak değerlendirmekte ve CMK m. 7 uyarınca hükümsüz saymaktadır (Yargıtay CGK, E. 2026/280, K. 2026/336, T. 03.06.2026).

Konunun temel hak boyutu, Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkıdır. Mahkemeye erişim hakkı, kanunda öngörülmüş olan kanun yollarına başvurma hakkını da kapsar; yargı mercilerinin kanun yoluna ilişkin kuralları kanunun açık lafzıyla çelişecek biçimde yorumlaması, müdahalenin kanuni dayanağını ortadan kaldırır (AYM, Ömer Oral Başvurusu [GK], B. No: 2023/33667, T. 09.01.2025, RG 12.06.2025, S. 32924, § 56-57).

3. İlgili Mevzuat

CMK m. 280/1, bölge adliye mahkemesinin dosyayı ve dosyayla birlikte sunulan delilleri inceledikten sonra verebileceği kararları sayar: (a) hukuka aykırılık bulunmadığında esastan ret; m. 303/1’deki belirli ihlallerde düzelterek esastan ret; (b), (c) ve (d) bentlerinde başka araştırmaya ihtiyaç duyulmayan hâllerde düzelterek esastan ret; (e) ilk derece mahkemesinin kararında “289 uncu maddede belirtilen bir hukuka aykırılık nedeninin bulunması hâlinde” hükmün bozulması; (f) soruşturma veya kovuşturma şartının gerçekleşmemesi, önödeme ve uzlaştırma usulünün uygulanmaması ya da davanın ilk derece mahkemesindeki bir davayla birlikte yürütülmesinin zorunlu olması hâlinde hükmün bozulması; (g) “diğer hâllerde” davanın yeniden görülmesine ve duruşma hazırlığı işlemlerine başlanmasına karar verilmesi. Duruşma sonunda bölge adliye mahkemesi istinaf başvurusunu esastan reddeder veya ilk derece hükmünü kaldırarak yeniden hüküm kurar (CMK m. 280/2).

CMK m. 289/1, hukuka kesin aykırılık hâllerini dokuz bentte düzenler: mahkemenin kanuna uygun teşekkül etmemesi (a), yasaklı hâkimin hükme katılması (b), reddedilen hâkimin hükme katılması (c), görev ve yetki kurallarına aykırılık (d), Cumhuriyet savcısı veya zorunlu kişilerin yokluğunda duruşma yapılması (e), açıklık kuralının ihlali (f), hükmün m. 230 gereğince gerekçeyi içermemesi (g), hüküm için önemli hususlarda savunma hakkının mahkeme kararıyla sınırlandırılması (h) ve hükmün hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delile dayanması (i).

Güncellik notu: CMK m. 280/1-e, 7571 sayılı Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda ve 631 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun (RG 25.12.2025, S. 33118) m. 25 ile değiştirilmiştir. Değişiklikten önce bentte “maddenin birinci fıkrasının (g) ve (h) bentleri hariç diğer bentlerinde” ibaresi yer almakta, yani gerekçesizlik ve savunma hakkının kısıtlanması bozma sebebi sayılmamaktaydı. 7571 sayılı Kanun bu ibareyi “maddede” şeklinde değiştirmiş ve m. 289/1’deki dokuz hâlin tamamını bozma sebebi hâline getirmiştir. Değişiklik yayımı tarihinde yürürlüğe girmiştir (7571 sayılı Kanun m. 39/b). Madde metni mevzuat.gov.tr’deki güncel hâliyle karşılaştırılmış ve teyit edilmiştir.

Tamamlayıcı hükümler şunlardır: CMK m. 284/1 (bölge adliye mahkemesi karar ve hükümlerine karşı direnilemez), m. 286/1 (bölge adliye mahkemesi ceza dairelerinin bozma dışında kalan hükümleri temyiz edilebilir), m. 286/2 (temyiz edilemeyecek kararlar), m. 7 (görevli olmayan mahkemece yapılan işlemlerin hükümsüzlüğü), m. 302/2 ve m. 304/2-b (Yargıtay bozması ve dosyanın gönderileceği merci) ile m. 308 ve 308/A (Yargıtay ve bölge adliye mahkemesi Cumhuriyet başsavcılıklarının itiraz yolu).

4. Güncel İçtihatlar

4.1. Anayasa Mahkemesi

AYM Genel Kurulu, Ömer Oral Başvurusunda (B. No: 2023/33667, T. 09.01.2025, RG 12.06.2025, S. 32924) sorunu temel hak düzleminde çözmüştür. Olayda istinaf dairesi, beraat hükümlerini dosya üzerinden ve “mahkûmiyet kararı verilmesi gerektiği” ile “çeşitli araştırmalar yapılması gerektiği” gerekçeleriyle kesin olarak bozmuş; bozma üzerine ilk derece mahkemesi mahkûmiyet kararı vermiş; bu hüküm istinafta kesin olarak onanmış ve temyiz talebi reddedilmiştir. AYM, bozma kararı verilebilecek hâllerin “davanın esasına ilişkin hususlar olmayıp yargılamaya ilişkin usul kurallarının ağır ve açık ihlallerinden ibaret olduğu”nu tespit etmiş (§ 52) ve şu sonuca ulaşmıştır:

“Somut olayda İstinaf Dairesi kanunda açıkça öngörülmüş hâller dışında bir nedenle bozma kararı vermiş, bunun sonucunda başvurucunun temyiz kanun yoluna başvurma hakkının elinden alınmasına yol açmıştır. Böylelikle istinaf kanun yolu incelemesine ilişkin kuralların İstinaf Dairesince yapılan yorumun kişilerce öngörülebilecek belirlikte olmadığı ve kanunun lafzıyla çeliştiği görülmüştür.” (AYM, Ömer Oral Başvurusu, § 57)

Mahkeme, mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine oy birliğiyle karar vermiş ve yeniden yargılama yapılmasına hükmetmiştir. Kararda, Yargıtay’ın bu tür hükümleri “ilk defa bölge adliye mahkemesince verilmiş karar” sayarak temyiz incelemesi yapan önceki içtihadına da yer verilmiştir (§ 19-25, 58).

4.2. Yargıtay Ceza Genel Kurulu

Yargıtay CGK, E. 2026/280, K. 2026/336, T. 03.06.2026 tarihli kararında, aleyhe istinaf başvurusu bulunmayan ve asgari hadden ceza tayin edilen bir dosyada bölge adliye mahkemesinin “hüküm gerekçesi ile hüküm fıkrası arasındaki çelişki” gerekçesiyle verdiği bozma kararını ön sorun olarak ele almıştır. Kurul, bölge adliye mahkemesinin bozma yetkisinin CMK m. 280/1-e ve f ile sınırlı olduğunu, bu sınırın “kati surette davanın esasına ilişkin değil ve fakat yargılamaya dair usul kurallarının ağır ve açık ihlalleri” ile sınırlı bulunduğunu belirtmiş ve uygulamadaki sapmayı açıkça eleştirmiştir:

“Buna rağmen uygulama, bölge adliye mahkemelerinin iş yoğunluğu gibi mülahazalarla kanunun kendisine tanımadığı bir yetkiyi kullanarak bozma kararları verilegeldiği bilinen bir gerçektir.” (Yargıtay CGK, E. 2026/280, K. 2026/336, T. 03.06.2026)

Kurulun ulaştığı sonuç şudur: Kanuni dayanağı bulunmayan bozma kararları ile bu bozmaya istinaden ilk derece mahkemelerince kurulan hükümler, “görev sınırlarının aşılması ve görevsiz mahkeme tarafından verilmiş olmaları nedeniyle ‘hukuka açık ve ağır aykırılıkla malul olduklarından hükümsüz/hukuki değerden yoksun addolunmaları’ gerekir.” Kanun yolu silsilesinde sonradan verilen bölge adliye mahkemesi ve Yargıtay dairesi kararları da aynı akıbete tabidir; aksi hâlde henüz hukuka uygun bir denetimden geçmemiş ilk hükmün bozma kararlarıyla ortadan kalktığı sonucuna varılır. Kurul bu gerekçeyle bölge adliye mahkemesinin bozma kararını ve sonraki ilk derece hükmünü hükümsüz saymış, dosyayı ilk hüküm üzerinden istinaf incelemesi yapılmak üzere bölge adliye mahkemesine göndermiştir. Kararda, aynı yöndeki CGK kararlarının 17.09.2025 ve 11.02.2026 tarihli olduğu belirtilmiştir.

4.3. Yargıtay ceza daireleri ve 7571 sayılı Kanun

Yargıtay 8. CD, E. 2024/5527, K. 2026/9711, T. 02.07.2026 tarihli kararı, 7571 sayılı Kanun değişikliğini tartışan ilk kararlardandır. Daire, istinafın “dar anlamda istinaf” niteliğini ve ıslah mahkemesi işlevini ayrıntılı biçimde gerekçelendirdikten sonra değişikliği şöyle özetlemiştir:

“24.12.2025 tarihli ve 7571 sayılı Kanun’un 25. maddesiyle 5271 sayılı Kanun’un 280/1-e maddesinde yer alan ‘maddenin birinci fıkrasının (g) ve (h) bentleri hariç diğer bentlerinde’ ibaresinin ‘maddede’ şeklinde değiştirilmesi ile Kanun’un 289/1. maddesinde düzenlenen tüm hukuka kesin aykırılık hallerinin bozma sebebi yapılabilmesinin önü açılmıştır.” (Yargıtay 8. CD, E. 2024/5527, K. 2026/9711, T. 02.07.2026)

Somut olayda bölge adliye mahkemesi, tanıkların yaş tespiti, tekerrüre esas ilam numarasının yazılmaması, emanet eşyası hakkında karar verilmemesi ve ceza hesabındaki hata gerekçeleriyle bozma kararı vermiştir. Daire, bu gerekçelerin ne değişiklik öncesi ne de değişiklik sonrası m. 280/1-e kapsamına girdiğini, m. 289/1’deki dokuz hâlden hiçbirine dayanmadığını belirlemiş; bozma kararını ve sonraki ilk derece hükmünü CMK m. 7 uyarınca hükümsüz sayarak dosyayı ilk hüküm üzerinden istinaf denetimi yapılması için bölge adliye mahkemesine göndermiştir. Kararda, bu içtihadın CGK’nın 30.04.2025 tarihli ve E. 2024/6-490, K. 2025/197 sayılı kararına dayandığı belirtilmiştir.

Aynı yönde: Yargıtay 1. CD, E. 2026/2283, K. 2026/5075, T. 02.07.2026 (ağır ceza dosyasında dosya üzerinden bozma; bölge adliye mahkemesinin duruşma açarak karar vermesi gerektiği); Yargıtay 2. CD, E. 2024/6339, K. 2026/10006, T. 02.06.2026 (cezaevindeki sanığın yokluğunda yargılama gerekçesiyle verilen bozmanın CMK m. 289/1-h kapsamında olduğu, bunun duruşma açılarak giderilmesi gerektiği; AYM’nin Ömer Oral kararına açık atıf). Yargıtay 9. CD, E. 2023/2136, K. 2026/4772, T. 21.05.2026 tarihli kararı ise madalyonun öteki yüzünü gösterir: Bölge adliye mahkemesi duruşma açıp beraati mahkûmiyete çevirirken doğrudanlık ilkesine uymak, tek tanık mağduru dinlemek veya görüntülü ifade kaydını duruşmada izlemek zorundadır (CMK m. 210/1, 217/1, 236/2).

5. Doktrindeki Görüşler

İstinafın amacı ve niteliği konusunda doktrin ile içtihat örtüşmektedir. YENİSEY Feridun, Uygulanan ve Olması Gereken Ceza Muhakemesi Hukuku, Duruşma ve Kanunyolları (1988) adlı eserinde istinafı, temyizde denetlenemeyen maddi meselenin denetlenmesini sağlayan bir denetim muhakemesi türü olarak açıklamıştır (s. 216-217; Yargıtay 8. CD’nin yukarıda anılan kararındaki atıfla). ÇINAR Ali Rıza, Türk ve Alman Ceza Yargılama Hukukunda İstinaf (Ankara 2010) adlı eserinde istinafın Yargıtay bozması sonrası uzayan yargılama süreçlerinden kaçınma düşüncesiyle bir çözüm yöntemi olarak ortaya çıktığını vurgulamaktadır (s. 56-61; aynı atıfla).

Yetkisiz bozma kararının hukuki niteliği konusunda ise doktrinde görüş ayrılığı vardır. BİRTEK Fatih, “Beraat Kararının İstinaf Kanun Yolunda Bozulması Sonrasında Verilen Mahkûmiyet Kararının Temyiz Edilebilirliğine İlişkin Tartışma” (Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 25, S. 2, 2023, s. 453-476) başlıklı makalesinde, CMK m. 280/1-e ve f hükümlerine aykırı biçimde verilen bozma kararlarının “yok hükmünde sayılmasının mümkün olmadığını”, bunların “açık bir uygulama hatası” niteliğinde olduğunu savunmaktadır (s. 461). Yazara göre çözüm, bozma sonrası verilen mahkûmiyet hükmünün “ilk defa bölge adliye mahkemesi ceza dairesi tarafından verilmiş” sayılarak temyiz yolunun açık tutulmasıdır (s. 470-471); sorun kanun değişikliğiyle değil, istikrar kazanmış içtihatla çözülebilir (s. 472). Yazar ayrıca 289/1-g ve h bentlerinin 7079 sayılı Kanunla bozma sebebi olmaktan çıkarılmasının, bu hâllerin bozma kararlarını kolaylaştırması gerekçesine dayandığını not etmektedir (s. 459, dn. 11).

ŞEN Ersan, “İstinafta İnceleme Usulü ve Temyiz Hakkı Engeli” (Hukuki Haber, 13.07.2026) başlıklı yazısında, bölge adliye mahkemesinin duruşma açmadan dosya üzerinden bozma kararı vermesinin, “usulüne uygun şekilde yargılama yapılmış olsa, bunun sonucunda temyiz kanun yoluna başvurabilen sanık” bakımından temyiz hakkının kullanılmasının önüne geçtiğini belirtmekte ve 7571 sayılı Kanunla bozma sebeplerinin genişletildiğine dikkat çekmektedir. EKREN Asım, “İşin Esasına Girilerek İstinafta Bozma Kararı Verilebilir mi? – 2” (Hukuki Haber, 19.07.2026) başlıklı yazısında ise “ilk derece mahkemesince verilen mahkumiyet hükmünün beraat veya bunun tersi olarak beraat hükmünün mahkumiyet olması gerektiğine dair bir değerlendirmeyle yani maddi denetim kapsamında bozma kararı verilemez” görüşünü savunmakta ve Ceza Genel Kurulunun hükümsüzlük yaklaşımını desteklemektedir.

Görüş ayrılığı şu noktada toplanmaktadır: BİRTEK, yetkisiz bozmayı geçerli fakat hatalı bir işlem sayıp bozma sonrası hükmün temyizini açmakta; Ceza Genel Kurulu ile ŞEN ve EKREN ise işlemi görev kuralına aykırılık nedeniyle hükümsüz sayıp ilk hükme dönmektedir. Kanaatimizce Ceza Genel Kurulunun yaklaşımı isabetlidir. BİRTEK’in önerdiği çözüm, bozma sonrası hükmün kesinlik sınırları içinde kalması hâlinde (CMK m. 286/2) temyiz yolunu açmaya yetmeyebilir ve sanığı bölge adliye mahkemesi önünde sözlü yargılanma güvencesinden yoksun bırakır; AYM’nin Ömer Oral kararında (§ 54) altını çizdiği ikinci sakınca da budur. Hükümsüzlük yaklaşımı ise ilk hükmü hukuka uygun bir istinaf denetimine kavuşturarak hem duruşma güvencesini hem de temyiz hakkını korur. Bununla birlikte BİRTEK’in, hükümsüzlük sonucunun uzun süre önce kesinleşmiş ve infaz edilmiş dosyalarda hukuki güvenlik sorunu doğurabileceği yönündeki kaygısı ciddiye alınmalı; bu dosyalarda yargılamanın yenilenmesi veya bireysel başvuru yolu ayrıca değerlendirilmelidir.

6. Hukuki Değerlendirme

Mevzuat, içtihat ve doktrin birlikte değerlendirildiğinde üç sonuç ortaya çıkmaktadır.

Birincisi, bozma yetkisinin sınırı konusunda görüş birliği vardır. CMK m. 280/1-e ve f tahdidi bir düzenlemedir; “eksik araştırma”, “delillerin takdirinde yanılgı”, “suç vasfı” ve “ceza hesabı” gibi maddi meseleye ilişkin hukuka aykırılıklar hiçbir zaman bozma sebebi olamaz. Bu hâllerde bölge adliye mahkemesinin yapması gereken, m. 280/1-g uyarınca davayı yeniden görmek ve m. 280/2 uyarınca hükmü kendisinin kurmasıdır. AYM (Ömer Oral, § 52-53), CGK (03.06.2026) ve daireler bu noktada aynı sonuca ulaşmaktadır.

İkincisi, 7571 sayılı Kanun değişikliği bozma alanını yalnızca usul yönünden genişletmiştir. 25.12.2025 tarihinden itibaren gerekçesizlik (m. 289/1-g) ve savunma hakkının kısıtlanması (m. 289/1-h) de bozma sebebidir. Bu değişiklik, gerekçesiz bir hükmün istinafta duruşma açılarak ıslah edilmesi yerine ilk derece mahkemesine geri gönderilmesine imkân tanımakta ve CGK’nın gerekçeli karar hakkına ilişkin yaklaşımıyla (Yargıtay CGK, E. 2024/463, K. 2026/315, T. 20.05.2026) uyumludur. Ancak değişiklik, 8. CD kararının da açıkça belirttiği gibi, maddi mesele ve eksik araştırma gerekçeli bozmalara meşruiyet kazandırmamıştır. Değişiklikten önce verilmiş bozmalar bakımından ise bölge adliye mahkemesi hükmü tarihinde yürürlükte bulunan metin esas alınır; bununla birlikte 8. CD, her iki metne göre de bozma sebebi bulunmadığını ayrıca tespit etmiştir.

Üçüncüsü, yetkisiz bozmanın yaptırımı konusunda içtihat “hükümsüzlük” yönünde istikrar kazanmıştır. Bu sonucun usul hukuku bakımından sonuçları ağırdır: Bozma sonrası yapılan yargılama, kurulan hüküm, bu hükme ilişkin istinaf kararı ve varsa Yargıtay dairesi kararı hukuki değerden yoksun sayılmakta; dosya ilk hüküm üzerinden istinaf incelemesine dönmektedir. İçtihadın henüz cevaplamadığı sorular da vardır: Hükümsüzlük tespiti, bozma sonrası dönemde sanık lehine oluşmuş durumları (örneğin daha az ceza) nasıl etkiler? Kesinleşmiş ve infaz edilmiş hükümlerde bu tespit hangi kanun yoluyla yapılabilir? Bu sorular kesin hüküm kurulamayacak nitelikte olup, olağanüstü kanun yolları (CMK m. 308, 308/A, 309) ve bireysel başvuru uygulamasıyla zamanla netleşecektir.

7. Hukuki Çözüm

Bölge adliye mahkemesi aşamasında, istinaf başvurusunda maddi meseleye ilişkin hukuka aykırılık ileri sürülürken talebin “hükmün bozulması” değil, “davanın yeniden görülerek hükmün kaldırılması ve yeniden hüküm kurulması” olarak formüle edilmesi gerekir (CMK m. 280/1-g, 280/2). Duruşma açılmasını gerektiren hâllerde (tanık dinlenmesi, beraatten mahkûmiyete dönüş ihtimali) doğrudanlık ilkesine dayalı açık duruşma talebi dilekçeye eklenmelidir (CMK m. 210, 217; Yargıtay 9. CD, E. 2023/2136, K. 2026/4772, T. 21.05.2026). Gerekçesizlik veya savunma hakkının kısıtlanması iddiası varsa, 7571 sayılı Kanun sonrası bu hâllerin m. 280/1-e kapsamında bozma sebebi olduğu açıkça belirtilmelidir.

Bölge adliye mahkemesi kanuni dayanağı olmayan bir bozma kararı verdiğinde bu karara karşı temyiz yolu kapalıdır (CMK m. 286/1); ancak bölge adliye mahkemesi Cumhuriyet başsavcılığının CMK m. 308/A uyarınca itiraz yoluna başvurması istenebilir. AYM’nin Ömer Oral kararında (§ 58) Yargıtay’ın bu yolu işaret ettiği not edilmiştir. Bozma üzerine ilk derece mahkemesinde yapılan yargılamada, bozmanın yetkisizliği tutanağa geçirilmeli ve kurulan hükme karşı istinaf başvurusunda hükümsüzlük itirazı yinelenmelidir.

Temyiz aşamasında, dosya geçmişinde CMK m. 280/1-e ve f dışında bir bozma bulunuyorsa temyiz dilekçesinde öncelikle bu husus ön sorun olarak ileri sürülmeli; CGK’nın 03.06.2026 tarihli kararı ile 8. CD’nin 02.07.2026 tarihli kararına dayanılarak bozmanın ve sonraki hükmün hükümsüz sayılması, dosyanın ilk hüküm üzerinden istinaf incelemesine gönderilmesi talep edilmelidir (CMK m. 302/2, 304/2-b). Hüküm kesinlik sınırı içinde kalıp temyiz yolu kapalı görünüyorsa, temyiz edilemezlik kararına karşı CMK m. 296/2 uyarınca Yargıtay’dan karar istenmeli ve Yargıtay’ın bu tür hükümleri “ilk defa bölge adliye mahkemesince verilmiş karar” sayan içtihadı (AYM, Ömer Oral, § 19-25) dayanak gösterilmelidir.

Hüküm kesinleşmişse Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığından CMK m. 308 veya Adalet Bakanlığından m. 309 uyarınca kanun yararına bozma talep edilmesi; olağan kanun yolları tüketildikten sonra otuz gün içinde mahkemeye erişim hakkının ihlali iddiasıyla bireysel başvuru yapılması mümkündür. Ömer Oral kararı bu başvurular için doğrudan emsaldir; AYM ihlal hâlinde yeniden yargılama yapılmasına karar vermektedir.

8. Uygulamada Dikkat Edilmesi Gerekenler

Müdafiler için: Her dosyada kanun yolu geçmişi kontrol edilmeli; 20.07.2016 sonrasında verilmiş bir bölge adliye mahkemesi bozması varsa bozma gerekçesi m. 280/1-e ve f ile karşılaştırılmalıdır. Bozma tarihi 25.12.2025’ten önceyse gerekçesizlik ve savunma hakkının kısıtlanması hâlleri de bozma sebebi değildir; bu tarihten sonraysa m. 289/1’in dokuz bendi ölçüt alınır. Hükümsüzlük itirazı sonucunda dosya ilk hükme döneceğinden, bozma sonrası dönemde sanık lehine oluşan durumların kaybedilme riski müvekkille değerlendirilmelidir.

Katılan vekilleri için: Beraat hükmüne karşı istinaf başvurusunda “bozma” talebi, kabul edilse dahi hükümsüzlük riski taşır ve süreci uzatır; doğru talep, duruşma açılarak mahkûmiyet hükmü kurulmasıdır. Bu hâlde bölge adliye mahkemesi tanığı dinlemek ve delillerle doğrudan temas kurmak zorundadır.

Bölge adliye mahkemeleri ve ilk derece mahkemeleri için: Yetkisiz bozma kararı, iş yükünü azaltmak bir yana, dosyanın yıllar sonra ilk hükme dönmesine yol açmaktadır. İlk derece mahkemesi bozmaya direnemez; ancak bozmanın kanuni dayanağının bulunmadığını gerekçesinde belirtmesi, sonraki kanun yolu incelemesini kolaylaştırır.

Süre ve usul hatırlatmaları: Bireysel başvuru süresi nihai kararın öğrenilmesinden itibaren otuz gündür; Yargıtay’ın temyiz talebini reddetmesi hâlinde bu tarih öğrenme tarihi olarak esas alınır. Temyiz sebeplerinin dilekçede gösterilmesi zorunludur (Yargıtay 2. CD, E. 2026/29, K. 2026/11747, T. 18.06.2026); hükümsüzlük iddiası da açıkça yazılmalıdır.

Arabuluculuk ve uzlaştırma boyutu: Uzlaştırma usulünün uygulanmamış olması, m. 280/1-f uyarınca bozma sebebi olan sayılı hâllerdendir. Uzlaştırmaya tabi bir suçta bu usulün atlandığı istinaf aşamasında fark edilirse, bozma talebi bu kez kanuni dayanağa sahiptir; savunma bu ayrımı gözeterek talebini şekillendirmelidir.

9. Sonuç

Bölge adliye mahkemesi ceza dairelerinin bozma yetkisi, CMK m. 280/1-e ve f bentlerinde sayılan usule ilişkin ağır ve açık aykırılıklarla sınırlıdır; maddi meseleye ilişkin hiçbir gerekçe bozma sebebi olamaz. 7571 sayılı Kanun (RG 25.12.2025, S. 33118) m. 25 ile 25.12.2025 tarihinden itibaren gerekçesizlik ve savunma hakkının kısıtlanması hâlleri de bozma sebebi hâline gelmiş, ancak sınırlı sayı ilkesi korunmuştur. Anayasa Mahkemesi, kanunda öngörülmeyen bir sebeple verilen bozma kararının temyiz hakkını ortadan kaldırmasını mahkemeye erişim hakkının ihlali saymış (Ömer Oral Başvurusu, 09.01.2025); Yargıtay Ceza Genel Kurulu ise 03.06.2026 tarihli kararıyla bu tür bozmaların ve bunlara dayanan hükümlerin hükümsüz olduğunu, dosyanın ilk hüküm üzerinden istinaf incelemesine döneceğini oy birliğiyle yinelemiştir. Doktrinde işlemin hükümsüzlüğü yerine bozma sonrası hükmün temyizinin açılmasını öneren görüş bulunmakla birlikte, kanaatimizce hem sözlü yargılanma güvencesini hem temyiz hakkını koruyan hükümsüzlük yaklaşımı isabetlidir. Uygulamada avukatların istinaf taleplerini “davanın yeniden görülmesi” olarak formüle etmesi, temyizde hükümsüzlük itirazını ön sorun olarak ileri sürmesi ve gerektiğinde bireysel başvuru yolunu kullanması gerekmektedir.

Kaynakça

A) Mevzuat

  • Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (2709), m. 36, 141, 142.
  • 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu (RG 17.12.2004, S. 25673), m. 3, 7, 210, 217, 230, 236, 280, 284, 286, 289, 296, 302, 304, 308, 308/A, 309.
  • 7571 sayılı Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda ve 631 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun (RG 25.12.2025, S. 33118), m. 25, 39.
  • 5235 sayılı Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun (RG 07.10.2004, S. 25606).

B) Yargı Kararları

  • AYM, Ömer Oral Başvurusu [GK], B. No: 2023/33667, T. 09.01.2025, RG 12.06.2025, S. 32924.
  • AYM, E. 2018/71, K. 2018/118, T. 27.12.2018 (CMK m. 286/2-d iptali; Ömer Oral kararında anılan).
  • Yargıtay CGK, E. 2026/280, K. 2026/336, T. 03.06.2026.
  • Yargıtay CGK, E. 2024/463, K. 2026/315, T. 20.05.2026.
  • Yargıtay CGK, E. 2024/6-490, K. 2025/197, T. 30.04.2025 (Yargıtay 8. CD’nin 02.07.2026 tarihli kararında anılan).
  • Yargıtay 8. CD, E. 2024/5527, K. 2026/9711, T. 02.07.2026.
  • Yargıtay 1. CD, E. 2026/2283, K. 2026/5075, T. 02.07.2026.
  • Yargıtay 2. CD, E. 2024/6339, K. 2026/10006, T. 02.06.2026.
  • Yargıtay 2. CD, E. 2026/29, K. 2026/11747, T. 18.06.2026.
  • Yargıtay 9. CD, E. 2023/2136, K. 2026/4772, T. 21.05.2026.

C) Doktrin

  • BİRTEK Fatih, “Beraat Kararının İstinaf Kanun Yolunda Bozulması Sonrasında Verilen Mahkûmiyet Kararının Temyiz Edilebilirliğine İlişkin Tartışma”, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 25, S. 2, 2023, s. 453-476.
  • ÇINAR Ali Rıza, Türk ve Alman Ceza Yargılama Hukukunda İstinaf, Ankara 2010.
  • EKREN Asım, “İşin Esasına Girilerek İstinafta Bozma Kararı Verilebilir mi? – 2”, Hukuki Haber, 19.07.2026, https://www.hukukihaber.net/isin-esasina-girilerek-istinafta-bozma-karari-verilebilir-mi-2 (Erişim: 12.09.2026).
  • ŞEN Ersan, “İstinafta İnceleme Usulü ve Temyiz Hakkı Engeli”, Hukuki Haber, 13.07.2026, https://www.hukukihaber.net/istinafta-inceleme-usulu-ve-temyiz-hakki-engeli (Erişim: 12.09.2026).
  • YENİSEY Feridun, Uygulanan ve Olması Gereken Ceza Muhakemesi Hukuku, Duruşma ve Kanunyolları, 1988.

Makalenin PDF sürümünü indirin

Konut ve Çatılı İş Yeri Kiralarında Kira Bedelinin Belirlenmesi: Tespit ve Uyarlama Davaları – ÖZEL MAKALE/Gizem Nur GÜNAYDIN

ÖZET:

Kira sözleşmeleri, günümüzde barınma ve çalışma gibi temel ihtiyaçlara yönelik olması ve etkilerinin belirgin biçimde hissedilebilmesi sebebiyle hukuki müdahalenin en yoğun olduğu alanlardan biridir. Son yıllarda değişen ekonomik şartlar, meydana gelen enflasyonist dalgalanmalar ve piyasa koşullarındaki hareketlilikler sebebiyle kira sözleşmeleri, sözleşmeler hukukunun temel dayanaklarından biri olan “pacta sunt servanda (ahde vefa)” ilkesi ile bazı durumlarda çatışabilmektedir. Dolayısıyla ilke her ne kadar tarafların sözleşmesel edimlerini değişen koşullara rağmen yerine getirmeleri gerekliliğini öngörse de kira sözleşmeleri, pacta sunt servanda ilkesini korumakla birlikte nitelik olarak “hakkaniyeti” esas almaktadır. Sonuç olarak sözleşme anında mevcut bulunan şartların değişmesi ile kira sözleşmelerinin içeriği de “tespit davaları” ve “uyarlama davaları” gibi hukuki yollar aracılığıyla değişmekte, hakkaniyete uygun şekilde yeniden belirlenmektedir.

Kira sözleşmesi, borçlar hukuku sistematiği içerisinde sürekli edimli sözleşmeler arasında yer almakta, taraflar arasında ekonomik dengeye dayalı sürekli bir borç ilişkisi oluşturmaktadır. Bu çerçevede kira tespit davası ile sözleşmeyi uyarlama davası, kira bedeline ve bu kapsamda meydana gelen uyuşmazlıklara ilişkin olarak başvurulan temel hukuki yollar olarak düzenlenmektedir. Bu bakımdan hizmet ettikleri esas aynı da olsa bu davalar; hukuki dayanakları, şartları ve sonuçları bakımından farklılıklar göstermektedir.

Bu çalışmada söz konusu dava türleri karşılaştırmalı olarak ele alınmış, aralarındaki sınırlar ortaya konulmuş ve uygulamada yaşanan tereddütlerin giderilmesine katkı sağlamak amaçlanmıştır.

Anahtar Kelimeler: Kira Bedelinin Belirlenmesi, Uyarlama Davası, Tespit Davası, TBK m. 138, TBK m. 344.

1. GİRİŞ

Hukuk sistemimiz, yatırımının karşılığını elde etme gayesi ve mülkiyet hakkının korunması yönünde hukuki menfaati bulunan mülk sahipleri ile geliri ve barınma giderleri arasındaki dengenin bozulması endişesiyle karşı karşıya olan kiracılar arasındaki hassas dengeyi tesis etme amacıyla 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun “Özel Borç İlişkileri” başlıklı ikinci kısmının dördüncü bölümünde (m. 299-356) kira ilişkisini ayrıntılı biçimde düzenlemiştir.

Kanun koyucu, “Konut ve Çatılı İş Yeri Kiraları” başlığı altındaki düzenlemelerinde, özellikle sözleşmenin zayıf tarafı olarak kabul edilen kiracıyı koruma amacı güden birtakım emredici hükümlere yer vermektedir. Ancak ekonomik şartların sözleşme anındaki dengeleri altüst etmesi, yasal artış oranlarının yetersiz kalması veya tarafların beklentilerinin meydana gelen değişimler neticesinde uyuşmaması uygulamada yargı mercilerine başvuru zorunluluğu doğurmaktadır. Bu noktada kira tespit ve uyarlama davaları, bozulan bu dengenin yeniden tesis edilmesini sağlayan ve uygulamada en sık başvurulan hukuki çarelerdir.

Bu çalışma kapsamında ilgili davalar; Yargıtayın ilgili kararları, mevcut ekonomik koşulların kira ilişkilerine yansımaları, mevzuattaki ilgili kanun maddeleri ve bu çerçevede ortaya çıkan uyuşmazlıklarda izlenen usul ve esaslar dikkate alınarak incelenmiş, benzer nitelikteki uyuşmazlıklarda sözleşme taraflarına hukuki bir perspektif sunmayı amaçlamıştır.

2. KİRA BEDELİNİN HUKUKİ NİTELİĞİ VE TESPİTİ

Konut ve çatılı iş yeri kiralarında yenilenen kira dönemlerine ilişkin sözleşme hükümlerinin kiracı aleyhine değiştirilemeyeceği Türk Borçlar Kanunu m. 343’te hükme bağlanmıştır. Bunun tek istisnası kira bedelinin yeniden belirlenmesidir. Kanundaki bu düzenlemenin sebebi, kiracının değişen koşullar karşısında korunmasının amaçlanması ve bununla birlikte kiraya verenin mülkiyet hakkının da anayasa ile muhafaza edilmiş olmasıdır.¹

3. KİRA BEDELİNİN BAŞLANGIÇTA BELİRLENMESİ

Türk Borçlar Kanunu m. 313 uyarınca kiracının temel yükümlülüğü, kira bedelini ödeme borcunu ifa etmektir. Sözleşme serbestisi gereği bu bedel taraflarca özgürce belirlenebilir. Ancak söz konusu özgürlük, “hakkaniyet ilkesi” uyarınca belirli sınırlandırmalara tabidir.

Bu bakımdan taraflara tanınan seçim hakkı; irade sakatlığı ve aşırı yararlanma (gabin) hükümleriyle, hukuka ve ahlaka aykırı olmayacak şekilde sınırlandırılmıştır.²

4. KİRA BEDELİNİN YENİLENEN KİRA DÖNEMLERİNDE BELİRLENMESİ

Kanunumuz, konut ve çatılı iş yeri kiralarında kira bedelinin artış ve emsale göre yeniden belirlenmesi hususunu Türk Borçlar Kanunu m. 344’te düzenlemiştir. Madde 344/1 uyarınca, “Tarafların yenilenen kira dönemlerinde uygulanacak kira bedeline ilişkin anlaşmaları, bir önceki kira yılında tüketici fiyat endeksindeki on iki aylık ortalamalara göre değişim oranını geçmemek koşuluyla geçerlidir. Bu kural, bir yıldan daha uzun süreli kira sözleşmelerinde de uygulanır.” Dolayısıyla, tarafların kira bedelinin artışına ilişkin anlaşmaları hâlinde belirleyebilecekleri oranın sınırı TÜFE’dir. TÜFE oranını geçmeyen artışlarda, söz konusu artış kaydı uygulanacaktır.

TÜFE’nin üzerindeki artış kayıtları, “değiştirilmiş kısmi hükümsüzlük” yaptırımına tabidir.³ Şayet sözleşmede belirlenen oranın tüketici fiyat endeksinden yüksek olması hâlinde kira artışı, tüketici fiyat endeksi oranında gerçekleşecektir. Söz gelimi, ilk yılda on iki aylık ortalamalara göre TÜFE oranı %40 ise bu anlaşma ikinci yıl için %60 gibi daha yüksek bir oran olarak değil, %40 olarak uygulanacaktır.

Taraflar yukarıda belirtilen hususlar doğrultusunda yenilenen kira dönemlerine ilişkin kira bedelinin belirlenmesi konusunda anlaşabilirler. Ancak tarafların bu hususta anlaşmaya varamamaları hâlinde, kira bedeli hâkim tarafından belirlenir. Bu durum Türk Borçlar Kanunu m. 344/2’de “Taraflarca bu konuda bir anlaşma yapılmamışsa kira bedeli, bir önceki kira yılının tüketici fiyat endeksindeki on iki aylık ortalamalara göre değişim oranını geçmemek koşuluyla hâkim tarafından, kiralananın durumu göz önüne alınarak hakkaniyete göre belirlenir.” şeklinde düzenlenmiştir.

4.1. Kira Tespit Davası

4.1.1. Genel Olarak

Değindiğimiz üzere kira bedeli, kanunda belirtilen sınırlamalara uyma şartı ile taraflarca belirlenebilir. Bu ihtimalde yenilenen kira dönemine ait kira bedeli tarafların kararlaştırdığı şekilde uygulanır. Ancak tarafların yenilenen kira dönemine ilişkin kira bedeli bakımından anlaşamamaları da mümkündür. Bu durumda tarafların her ikisi de mahkemeye başvurup kira bedelinin tespiti davası açılmasını talep edebilir. Bu dava genellikle kiraya veren tarafından açılmaktadır ancak menfaati bulunması hâlinde kiracının açması da mümkündür.

4.1.2. Dava Şartları ve Süreler

İşbu davaların yetkili ve görevli mahkeme nezdinde ikame edilebilmesi için öncelikle dava şartı olan arabuluculuk sürecinin gerçekleştirilmesi ve bu sürecin “anlaşmazlık tutanağı” ile sonuçlandırılması yasal bir zorunluluk teşkil etmektedir.

Tespit davasının açılması bakımından ilgili kanun hükmü olan m. 345’te esas itibarıyla bir dava süresi öngörülmemiş; aksine, davanın kira dönemi içinde herhangi bir tarihte açılabileceği madde metninde “Kira bedelinin belirlenmesine ilişkin dava her zaman açılabilir.” şeklinde belirtilmiştir.

Bununla birlikte davacı sıfatını haiz olması durumunda kiraya verenin, mahkemenin vereceği tespit kararı ile belirlenen kira bedelinin yeni kira döneminde uygulanabilmesi için iki koşuldan birini yerine getirmesi gerekir: Ya tespit davasını yeni kira döneminin başlangıcından en geç otuz gün önce açacaktır ya da aynı süreye tabi olarak kira bedelinin artacağı hususunda kiracıya yazılı bir bildirimde bulunacaktır. Ancak bu şartlardan birinin yerine getirilmesi ile mahkemece belirlenecek kira bedeli, yeni kira döneminin başlangıcından itibaren kiracıyı bağlar.

Türk Borçlar Kanunu m. 345/3’te bu duruma bir istisna getirilmiştir. Şöyle ki: “Sözleşmede yeni kira döneminde kira bedelinin artırılacağına ilişkin bir hüküm varsa, yeni kira döneminin sonuna kadar açılacak davada mahkemece belirlenecek kira bedeli de bu yeni dönemin başlangıcından itibaren geçerli olur.” Dolayısıyla sözleşmede yenilenen kira döneminde kira bedelinin artırılacağı belirtilmişse otuz günlük süre ve buna ilişkin işlemleri yapmak gerekmez. Bu durumda davacı taraf, yenilenen kira döneminin sonuna kadar dava açabilir ve mahkemece verilen kararlar kira döneminin başından itibaren uygulama alanı bulur.⁴

4.1.3. Kira Bedelinin Belirlenme Kriterleri

4.1.3.1. Genel Olarak

Kira bedelinin belirlenmesi esnasında dikkate alınan kriterler, kira sözleşmesinin süresi ve Türk Borçlar Kanunu m. 344 bakımından farklılıklar arz etmektedir.

4.1.3.2. 5 Yıldan Kısa Süreli Kira Sözleşmelerinde

Sözleşmede uzama dönemlerinde kira bedelinin ne oranda artacağı hususunda bir artış kaydına yer verilmediyse kira bedeli, yukarıda da değindiğimiz gibi, Türk Borçlar Kanunu m. 344/2 uyarınca bir önceki kira yılının tüketici fiyat endeksindeki on iki aylık ortalamalara göre değişim oranını geçmemek koşuluyla hâkim tarafından, kiralananın durumu göz önüne alınarak hakkaniyete göre belirlenir. Hâkim tarafından belirlenen kira bedelinin yeniden artırılmasının talep edilmesi durumunda kiraya veren, aynı madde hükmüne dayanarak, doktrinde “küçük tespit davası” olarak da adlandırılan dava yoluna başvurmalıdır.

4.1.3.3. 5 Yıldan Kısa Süreli Kira Sözleşmelerinin Uzatmalar Suretiyle 5 Yılı Aşması Hâlinde

Kira sözleşmelerinin başlangıçta bir yıl süreli yapılmış olmasına rağmen dört veya daha fazla kez yenilenmesi sebebiyle beş yılı aşması mümkündür. Böyle bir durumun mevcudiyeti hâlinde başlangıçta kısa süreli olarak kurulan sözleşme, yenilenmeler neticesinde beş yılı aşmış bir kira sözleşmesi hâline gelecek ve bu sebeple beşinci yılın sonunda Türk Borçlar Kanunu m. 344/3 hükmüne tabi olacaktır. Söz konusu kira sözleşmesinde beşinci yıldan sonrası için bir artış kaydı bulunsa dahi bu artış kaydı geçersiz kabul edilecektir.⁵

4.1.3.4. 5 Yıldan Uzun Süreli Kira Sözleşmelerinde

Türk Borçlar Kanunu m. 344/3 uyarınca, “Taraflarca bu konuda bir anlaşma yapılıp yapılmadığına bakılmaksızın, beş yıldan uzun süreli veya beş yıldan sonra yenilenen kira sözleşmelerinde ve bundan sonraki her beş yılın sonunda, yeni kira yılında uygulanacak kira bedeli, hâkim tarafından tüketici fiyat endeksindeki on iki aylık ortalamalara göre değişim oranı, kiralananın durumu ve emsal kira bedelleri göz önünde tutularak hakkaniyete uygun biçimde belirlenir. Her beş yıldan sonraki kira yılında bu biçimde belirlenen kira bedeli, önceki fıkralarda yer alan ilkelere göre değiştirilebilir.”

5 yıl ve daha uzun süreli kira sözleşmeleri bakımından söz konusu olan ve doktrinde “büyük tespit davası” olarak adlandırılan bu dava, taraflarca sözleşmede bir artış kaydı konulup konulmadığına bakılmaksızın açılabilir. Kanun hükmünün lafzı itibarıyla hâkim; tüketici fiyat endeksindeki on iki aylık ortalamalara göre değişim oranı, kiralananın durumu, emsal kira bedelleri ve hakkaniyeti esas alarak bir karar vermektedir.

Bu hüküm, 5 yıllık periyotlar ile kira bedelinin emsal bedellere yaklaşarak yeniden belirlenmesini mümkün kılmaktadır.

4.1.4. Görevli ve Yetkili Mahkeme

Kira tespit davalarında görev ve yetki bakımından Türk Borçlar Kanununda özel bir düzenleme bulunmaması sebebiyle ilgili mahkeme, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu hükümleri uyarınca belirlenir.

Bu bakımdan işbu davalarda görevli mahkeme, Hukuk Muhakemeleri Kanunu m. 4/1-a hükmü uyarınca sulh hukuk mahkemeleridir. Bu husus kanunda “Sulh hukuk mahkemeleri, dava konusunun değer veya tutarına bakılmaksızın; a) Kiralanan taşınmazların, 09/06/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununa göre ilamsız icra yoluyla tahliyesine ilişkin hükümler ayrık olmak üzere, kira ilişkisinden doğan alacak davaları da dâhil olmak üzere tüm uyuşmazlıkları konu alan davalar ile bu davalara karşı açılan davaları, görürler.” şeklinde düzenlenmiştir.

Tespit davalarında yetkili mahkeme bakımından ise kanunda çeşitli hükümler bulunmaktadır. Şöyle ki: Hukuk Muhakemeleri Kanunu m. 6 uyarınca davalının dava tarihindeki yerleşim yeri mahkemesi genel yetkili olmakla birlikte aynı kanunun m. 10 hükmü uyarınca sözleşmenin ifa edileceği yer mahkemesinde de davanın ikame edilmesi mümkündür. Bununla birlikte Türk Borçlar Kanunu m. 89 uyarınca taşınmazın bulunduğu yer mahkemesinde de dava açılması söz konusu olabilir.

Öte yandan sözleşmenin taraflarının tacir veya kamu tüzel kişisi olması durumunda taraflarca m. 17 çerçevesinde bir yetki sözleşmesi yapılması da mümkündür. Bu sayede yetki sözleşmesi uyarınca belirlenen yer mahkemesi de yetkili kılınabilir. Böyle bir yetki sözleşmesi bulunmaması hâlinde taraflar, iki yetkili mahkemeden dilediğini seçerek dava açmakta serbesttir.

4.2. Kira Sözleşmesinin Uyarlanması Davası

4.2.1. Genel Olarak

Sözleşmenin kurulmasından sonra içerdiği şartlar ve tarafların beklentileri bakımından sözleşme esnasında öngörülemeyen esaslı değişikliklerin meydana gelmesi mümkündür. Bu ihtimalde söz konusu değişiklikler tarafların sözleşme ile sağladıkları dengeyi sarsacak ve tarafların yükümlülüklerini ifa hususunda güçlüğe düşmesine neden olacaktır. Hukuk sistemimizde bu gibi esaslı durumların önüne geçilebilmek için m. 138 esas alınarak “uyarlama davası” adı altında bir dava türü uygulamaya konulmuş, bu sayede tarafların öngöremedikleri hususlar sebebiyle mağduriyet yaşamaları engellenmek istenmiştir.

Türk Borçlar Kanunu muhteviyatında “uyarlama davaları” bakımından doğrudan bir madde bulunmamakla birlikte söz konusu uyuşmazlıklar, “aşırı ifa güçlüğü” başlığı altında düzenlenen m. 138 kapsamında hükme bağlanmıştır. İlgili madde uyarınca “Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum, borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Sürekli edimli sözleşmelerde borçlu, kural olarak dönme hakkının yerine fesih hakkını kullanır.”

4.2.2. Uyarlamanın Temel Şartları

Türk Borçlar Kanunu m. 138 hükmü uyarınca bir uyarlama davasının söz konusu olabilmesi için öncelikli şart, *”sözleşme öncesinde öngörülemeyen esaslı bir durum değişikliği”*nin söz konusu olmasıdır. Bu değişikliğin meydana getireceği sonuçlar sözleşme taraflarınca öngörülemediği gibi Türk Medeni Kanunu m. 2’de düzenlenen “dürüstlük kuralı” uyarınca makul düzeyde özen gösteren bir kimsenin de öngöremeyeceği nitelikte olmalıdır. Değişikliğe sebebiyet veren olayın öngörülebilmesiyle birlikte olayın meydana getirdiği sonuçların öngörülememesi hâli de bu kapsama dâhildir. Uygulamada öngörülemezlik kriterinin belirlenmesinde sözleşmenin kurulduğu anın koşulları ve sözleşmenin kendine has niteliği gibi unsurlar dikkate alınmaktadır.⁶

Uyarlama talebine sebebiyet veren olayın talepte bulunan tarafa isnat edilememesi gerekir. Dolayısıyla kişi bizzat kendi kusuru ile sebebiyet verdiği vakıaları gerekçe göstererek uyarlama talebinde bulunamayacaktır. Bu husus kanun hükmünde “…borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar…” şeklinde açıkça belirtilmiştir.

Yukarıda izah edilen tüm bu teorik şartlar, Yargıtay uygulamalarıyla da somutlaştırılmaktadır. Nitekim Yargıtay 3. HD, E. 2023/1974, Κ. 2023/3712, Τ. 13/12/2023 sayılı kararı, bahse konu şartlara dayanak teşkil eder niteliktedir.⁷

Kira sözleşmeleri bakımından borçlu sıfatını haiz olan kiracının uyarlama talebinde bulunabilmesi; kira bedelini ödeme borcunu henüz ifa etmemiş olması veya ifanın güçleşmesinden doğabilecek haklarını ihtirazi kayıt suretiyle saklı tuttuğunu açıkça belirterek ifada bulunması şartlarının sağlanmasıyla mümkündür. Bu durumun hukuki gerekçesi tamamen ifa edilmekle ortadan kalkmış bir borç ilişkisi bakımından sözleşmenin uyarlanmasının mümkün olmamasıdır. İstisnai bir hâl olarak kısmi ifanın söz konusu olduğu durumlarda borcun henüz ifa edilmemiş kısmı için uyarlama talebinin mümkün olması gösterilebilir.

4.2.3. Kira Tespit Davasından Farkları

Kira tespit davaları, Türk Borçlar Kanununda kira sözleşmelerine özgü olarak “Konut ve Çatılı İş Yeri Kiraları” başlığı altında düzenlenen m. 344-345 hükümlerine dayanır. Dolayısıyla bu tür davalarda yeni kira dönemleri için emsal kira bedelleri, TÜFE artışı ve hakkaniyet gibi hususlar dikkate alınır. Uyarlama davaları ise Türk Borçlar Kanunu m. 138’de genel hükümler arasında düzenlenmiş olması sebebiyle diğer sözleşme türlerinde de uygulanabilmekte olan “aşırı ifa güçlüğü” hükümlerine tabidir ve öngörülemeyen olağanüstü durumlar ile dürüstlük kuralı ihlallerini gerektirir.

Kira bedelinin tespiti ile sözleşmenin uyarlanması davaları arasındaki en temel fark, aranan şartların mahiyetidir. Uyarlama davaları, pacta sunt servanda⁸ ilkesinin istisnai bir görünümü olmaları sebebiyle tespit davalarına kıyasla daha sıkı şartlar gerektirmektedirler. Bu kapsamda taraflarca öngörülemeyen olağanüstü bir durum, bu durumun borçludan kaynaklanmaması, dürüstlük kuralına aykırılık teşkil edecek derecede borçlu aleyhine değişim, borcun henüz ifa edilmemesi veya ihtirazi kayıtla ifa edilmiş olması bunlardan bazılarıdır. Buna karşın tespit davaları uyarlama davalarında olduğu gibi olağanüstü bir hâl gerektirmez, periyodiktir. Dolayısıyla bu gibi koşullar aranmamakta; sözleşme süresinin dolması, 5 yıllık yenileme dönemleri ve emsal incelemesi yeterli görülmektedir.

Kira bedelinin tespiti ve sözleşmenin uyarlanması davaları bakımından uygulamada en çok karşılaşılan ayrım, hükmün zaman bakımından etkisi ve icra kabiliyeti hususlarında görülmektedir. Tespit davalarında verilen kararlar niteliği itibarıyla ileriye etkili olup tarafları yeni kira döneminin başlangıcından itibaren bağlarken uyarlama davaları, dava tarihinden itibaren sonuç doğurabilmektedir. Usul bakımından tespit davalarının icrası için şeklî anlamda hükmün kesinleşmesi beklenirken uyarlama davaları bakımından böyle bir kesinleşme aranmaksızın derhal uygulama söz konusudur.

5. UYGULAMADA KİRA BEDELİNİN BELİRLENMESİ BAKIMINDAN KARŞILAŞILAN GÜNCEL SORUNLAR VE YARGITAY YAKLAŞIMI

5.1. Genel Olarak

Kira sözleşmesinin uyarlanması ve kira bedelinin tespiti davalarının karıştırılması, mahkeme ilamlarında temel bir hukuki nitelendirme sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır. Örneğin uygulamada kira bedelinin tespiti istemine rağmen mahkeme tarafından hüküm fıkrasında “kira bedelinin uyarlanmasına” karar verilmesi, usule ve *”taleple bağlılık ilkesi”*ne aykırılık teşkil etmektedir. Nitekim Yargıtay ilgili kararlarında bu gibi durumları bozma sebebi saymıştır.⁹

5.2. Geçici %25 Artış Sınırı

Kanun koyucu, sözleşmenin ekonomik açıdan daha zayıf konumunda bulunan kiracıyı yüksek enflasyon karşısında koruma amacıyla 11/06/2022 tarihli ve 7409 sayılı “Avukatlık Kanunu ile Türk Borçlar Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” ile Türk Borçlar Kanununa “Geçici Madde 1” başlığı altında bir hüküm ihdas etmiştir. İşbu hüküm uyarınca *”Konut kiraları bakımından bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih ila 01/07/2023 (bu tarih dâhil) tarihleri arasında yenilenen kira dönemlerinde uygulanacak kira bedeline ilişkin anlaşmalar, bir önceki kira yılına ait kira bedelinin yüzde yirmi beşini geçmemek koşuluyla geçerlidir. Bir önceki kira yılının tüketici fiyat endeksindeki on iki aylık ortalamalara göre değişim oranının yüzde yirmi beşin altında kalması hâlinde değişim oranı geçerlidir. Bu kural, bir yıldan daha uzun süreli kira sözleşmelerinde de uygulanır. Bu oranları geçecek şekilde yapılan sözleşmeler, fazla miktar yönünden geçersizdir. Bu fıkra hükmü, 344 üncü maddenin ikinci fıkrası uyarınca hâkim tarafından verilecek kararlar bakımından da uygulanır.”*¹⁰

Madde lafzından da anlaşılacağı üzere 11/06/2022 ve 01/07/2023 tarihleri arasında yenilenen kira sözleşmeleri bakımından Türk Borçlar Kanunu m. 344-345 hükümlerinin taraflara sağladığı kira bedelini belirleme yetkisi, bir önceki yılın kira bedelinin %25’i ile sınırlandırılmıştır. Dolayısıyla tarafların yenilenen kira dönemine ait kira bedelini belirledikleri esnada bir önceki kira yılı tüketici fiyat endeksindeki on iki aylık ortalamalara göre değişim oranı %25’in altında ise o oran, üzerinde ise %25 artış oranı uygulanacaktır. Bununla birlikte tarafların aralarında belirledikleri kira bedeli hem %25 hem de bir önceki kira yılı tüketici fiyat endeksindeki on iki aylık ortalamalara göre değişim oranının altında kalıyor ise taraflarca belirlenen oran uygulanır.¹¹

Kanun maddesinin son cümlesi uyarınca yenilenen kira dönemine ait kira bedelinin taraflarca belirlenemediği varsayımında hâkime başvurulması durumunda da %25 sınırı uygulanacak, bu itibarla hâkimin kira bedelini belirlemesi durumunda da %25 şartının aşılmaması gerekecektir.

Konut kiralarında uygulanan bu sınırlama, niteliği itibarıyla yalnızca kira bedelinin periyodik olarak güncellenmesi amacına hizmet eden tespit davaları için getirilmiştir. Bu sebeple öngörülemeyen, olağanüstü hâllerde başvurulan uyarlama davaları bakımından bir etki doğurmayacaktır. Bu bakımdan güncel uyuşmazlıklarda “tespit” ve “uyarlama” davalarının karıştırılması %25 savunmasının kabul görmemesiyle birlikte davanın reddi ile sonuçlanmaktadır. Dolayısıyla uygulamada tespit davası adı altında sözleşmenin uyarlanması talepli bir dava açılması hâlinde de %25 savunması geçersiz kalacak ve mahkeme talebi reddedecektir.

5.3. 5 Yıllık Süre Şartını Aşma Girişimleri

Yukarıda izah olunduğu üzere kira bedelinin tespiti davası açılabilmesi için kanun koyucu 5 yıllık bir süre şartı öngörmüşse de sözleşmenin uyarlanması davaları bakımından böyle bir şart söz konusu değildir. İlgili konudaki mahkeme ilamları; tarafların kira tespit davalarında süreye ilişkin yasal şartları aşma amacıyla öncelikle uyarlama davası yoluna başvurduklarını, ardından kanunda öngörülen süre dolmadan açtıkları uyarlama davalarını tespit davasına dönüştürme çabası içerisinde olduklarını göstermektedir. Davacı sıfatını haiz taraf söz konusu taleplerini genel ekonomik kriz ve enflasyonist baskıların “mücbir sebep” teşkil ettiği iddiasına dayandırmaktadır. Ancak Yargıtay bu tür durumların tek başına olağanüstü durum teşkil etmediği gerekçesiyle işbu dava taleplerini reddetmektedir.¹²

6. SONUÇ

Yapılan incelemeler çerçevesinde özetleyecek olursak kira bedelinin tespiti davası, taraflar arasında serbestçe belirlenen kira sözleşmesi hükümlerinin, sözleşmenin olağan seyri içerisinde meydana gelen değer değişiklikleri bakımından güncel ekonomik koşullara uyum sağlamasını hedeflerken kira sözleşmesinin uyarlanması davası, tarafların menfaatlerini, sözleşmenin akdedilmesi esnasında öngörülemeyen ve sonradan ortaya çıkan olağanüstü hâl ve koşulların sebebiyet verebileceği ifa güçlüğü gibi mağduriyetlere karşı korumayı amaçlamaktadır. Bu itibarla tespit davası olağan ve periyodik bir nitelik arz etmekte, uyarlama davası ise istisnai bir hukuki imkân olarak karşımıza çıkmaktadır.

Netice itibarıyla günümüzün değişen ekonomik koşullarında kira uyuşmazlıklarının çözümü bakımından doğru hukuki yolun tayin edilmesi, hem usul ekonomisinin sağlanması hem de tarafların hak kaybına uğramaması açısından büyük önem arz etmektedir. Kiraya verenin Anayasa ile de güvence altına alınmış olan mülkiyet hakkı ile kiracının hak ve menfaatlerinin korunması arasındaki hassas dengenin sürdürülebilmesi, ancak bahse konu iki dava türünün şart ve sonuçlarının uygulamada titizlikle ayrıştırılabilmesi ile mümkün olacaktır.

KAYNAKÇA

  • BABAOĞLU, Tuğba: “Konut ve Çatılı İş Yeri Kira Sözleşmelerinde Kira Bedelinin Belirlenmesi ve Arabuluculuk Yoluyla Çözümü”, Yüksek Lisans Tezi, KTO Karatay Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Enstitüsü Özel Hukuk ABD, 2023.
  • EREN, Fikret: Borçlar Hukuku Özel Hükümler, Yetkin, Ankara, 2019.
  • ÖKTEM ÇEVİK, Seda: “Türk Borçlar Kanunu m. 344 Uyarınca Kira Bedelinin Belirlenmesine İlişkin Temel Esasların Değerlendirilmesi (Araştırma Makalesi)”, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Mayıs 2022, Cilt 24, Sayı 1.
  • YAVUZ, Cevdet: 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanununa Göre Borçlar Hukuku Dersleri (Özel Hükümler), Beta Yayınları, İstanbul, 2019.

DİPNOT LİSTESİ

  • ¹ Fikret EREN, Borçlar Hukuku Özel Hükümler, 7. Baskı, Ankara, Yetkin Yayınları, 2019, s. 402.
  • ² A.g.e.
  • ³ Seda ÖKTEM ÇEVİK, “Türk Borçlar Kanunu m. 344 Uyarınca Kira Bedelinin Belirlenmesine İlişkin Temel Esasların Değerlendirilmesi (Araştırma Makalesi)”, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Mayıs 2022, Cilt 24, Sayı 1, s. 52.
  • ⁴ Cevdet YAVUZ, 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanununa Göre Borçlar Hukuku Dersleri (Özel Hükümler), 16. Baskı, İstanbul, Beta Yayınları, 2019, s. 402.
  • ⁵ YAVUZ, a.g.e., s. 341.
  • ⁶ Yargıtay ilgili kararında: “Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; uyuşmazlığın uyarlama koşullarının bulunup bulunmadığı noktasında toplandığını, uyarlama kurallarının uygulanması için öngörülmez bir dış olayın meydana gelmesinin gerektiği, dava konusu olayda; … USD cinsinden eğitim-öğretim ücretinin ödeneceğini de başlangıçta bilmekte olduğu, ülkemizde zaman zaman ekonomik krizlerin vuku bulduğu ve bu bağlamda dövizle borçlanmanın risk taşıdığı da toplumun büyük bir çoğunluğu tarafından bilinen bir olgu olduğu, davacının bu riski önceden öngörebilecek durumda olmasına rağmen dövizle kredi kullanma ve ödeme yolunu tercih etmiş bulunduğu, … sözleşmenin davacı tarafından benimsendiğinin kabulünün gerektiği, bu nedenle dava konusu olayda uyarlama koşullarının bulunmadığı gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.” İstinaf mahkemesi sıfatıyla Bölge Adliye Mahkemesi tarafından verilen bu karar, Yargıtayın onama ilamıyla birlikte kesinleşmiştir. Yargıtay 3. HD, E. 2023/1974, Κ. 2023/3712, Τ. 13/12/2023, https://www.lexpera.com (Çevrimiçi: 29/03/2024).
  • ⁷ Yüksek Mahkeme anılan ilamında: “Sözleşme kurulduktan sonra ifası sırasında ortaya çıkan olaylar olağanüstü ve objektif nitelikte olmalıdır. Yine değişen hâl ve şartlar nedeni ile tarafların yüklendikleri edimler arasındaki denge aşırı ölçüde ve açık biçimde bozulmuş olması şarttır. Uyarlama isteyen davacı fevkalade hâl ve şartların çıkmasına kendi kusuru ile sebebiyet vermemelidir. Değişen hâl ve şartlar taraflar bakımından önceden öngörülebilir, beklenebilir, olağan ve hesaba katılabilen nitelikte olmamalı veya olaylar öngörülebilir olmakla beraber bunların sözleşmeye etkileri kapsam ve biçim bakımından bu derece tahmin edilmemelidir.” şeklinde hüküm tesis etmiştir. Yargıtay 3. HD, E. 2023/1974, Κ. 2023/3712, Τ. 13/12/2023, https://www.lexpera.com (Çevrimiçi: 29/03/2024).
  • ⁸ Doktrinde “sözleşmeye bağlılık ilkesi” olarak adlandırılan bu ilke, Yargıtay 3. HD, E. 2023/2582, Κ. 2024/1121, T. 13/03/2024 sayılı mahkeme ilamında şu şekilde tanımlanmıştır: “Tarafların özgür iradeleri ile oluşturup içeriğini serbestçe belirledikleri sözleşmenin kurulmasından sonra sözleşmeden doğan yükümlülüklerini kararlaştırılan şekilde ve zamanda yerine getirmek zorunda olmaları temel kural olup bu kurala “ahde vefa (söze bağlılık)” ilkesi denilmektedir. Latince “pacta sunt servanda” olarak ifade edilen ahde vefa ilkesi, insanların verdikleri sözleri tutması gerektiğini dile getiren ahlaki bir prensiptir. Bu ilke uyarınca kişilerin serbest iradeleri ile verdikleri sözler ve sözleşme ile birbirlerine bulundukları taahhütler, bu kişiler arasında kanunmuş gibi bağlayıcıdır.” https://www.lexpera.com (Çevrimiçi: 29/03/2024).
  • ⁹ Örneğin: Yargıtay 3. HD., E. 2023/5249, Κ. 2024/3281, T. 23/10/2024, https://www.lexpera.com (Çevrimiçi: 30/03/2024).
  • ¹⁰ Türk Borçlar Kanununa sonradan eklenen “Geçici Madde 2” başlıklı düzenleme ile işbu kanun hükmünde belirtilen tarihler 02/07/2023 ile 01/07/2024 (bu tarih dâhil) tarihleri arasında yenilenen kira dönemlerini kapsayacak şekilde uzatılmıştır.
  • ¹¹ Tuğba BABAOĞLU, “Konut ve Çatılı İş Yeri Kira Sözleşmelerinde Kira Bedelinin Belirlenmesi ve Arabuluculuk Yoluyla Çözümü”, KTO Karatay Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Enstitüsü Özel Hukuk ABD Yüksek Lisans Tezi, Ocak 2023, s. 70-74.
  • ¹² Örneğin: Bursa BAM 4. HD., E. 2023/2787, Κ. 2023/3085, Τ. 28/12/2023, https://www.lexpera.com (Çevrimiçi: 29/03/2024); Yargıtay 3. HD., E. 2024/1083, Κ. 2025/1439, Τ. 10/3/2025, https://www.lexpera.com (Çevrimiçi: 30/03/2024).

Yazar: Gizem Nur GÜNAYDIN (Hukuk Stajyeri)

İş Uyuşmazlıklarında İhtiyari Arabuluculuk Süreçlerinin Hukuki Güvenliği ve Geçersizlik Halleri (YARGITAY 9. HD Kararlarına Göre) – YA010

Türkiye’de uyuşmazlık çözüm yöntemleri, 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu (HUAK) ve sonrasında 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu ile köklü bir transformasyon geçirmiştir. İş hukukunun temel direği olan “işçinin korunması” ilkesi, arabuluculuk müessesesinin bu alandaki uygulamalarında en hassas denge unsurunu oluşturmaktadır. İhtiyari arabuluculuk, tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri iş veya işlemlerden doğan özel hukuk uyuşmazlıklarını mahkeme dışı, hızlı ve gizli bir şekilde çözme iradesini temsil eder.

Ancak iş hukukunda, işçi ile işveren arasındaki ekonomik ve sosyal hiyerarşi, ihtiyari arabuluculuğun bir “hak arama yolu” olmaktan çıkıp, işverenin iş güvencesi hükümlerini ve emredici tazminat haklarını baypas etmek için kullandığı bir “muhasebeleştirme aracı” haline gelme riskini doğurmaktadır. Son dönem Türk yargı içtihatları, özellikle Tekirdağ Bölge Adliye Mahkemesi 5. Hukuk Dairesinin 2025/1578 E. ve 2025/1684 K. sayılı kararı ile Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 2025/9390 E. ve 2026/1065 K. sayılı kararları, bu risklere karşı çok güçlü bir denetim mekanizması geliştirmiştir.

İhtiyari arabuluculuk, bir dava şartı olmaksızın tarafların tamamen kendi rızaları ile başvurdukları bir alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemidir. 6325 sayılı Kanun uyarınca, yabancılık unsuru taşıyanlar da dahil olmak üzere, tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri her türlü özel hukuk uyuşmazlığı bu kapsamdadır.

İş hukukunda tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri haklar genellikle mali nitelikteki alacaklardır. Bu kapsamda kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, fazla mesai ücreti, yıllık izin ücreti, hafta tatili ve genel tatil ücretleri gibi kalemler ihtiyari arabuluculuğa elverişlidir. Buna karşın, iş kazası veya meslek hastalığından doğan maluliyet oranının tespiti veya SGK primlerine ilişkin uyuşmazlıklar kamu düzenini ilgilendirdiği için arabuluculuğa elverişli değildir.

Prof. Dr. Nuri ÇELİK, İş Hukuku Dersleri (Beta Yayıncılık) kitabında, işçinin vazgeçemeyeceği hakların (emredici hükümler) arabuluculuk masasında bir pazarlık konusu yapılmasının sınırlarını çizerken, uyuşmazlık doğduktan sonra tarafların serbest iradeleriyle bir miktar üzerinde anlaşmalarının hukuken geçerli olduğunu vurgulamaktadır. Ancak bu irade beyanının sıhhati, sürecin nasıl yürütüldüğü ile doğrudan ilintilidir.

İş hukukunda arabuluculuk süreçlerinin doğru yönetilmesi için aşağıdaki tablodaki temel farkların idrak edilmesi elzemdir:

Parametreİhtiyari ArabuluculukZorunlu (Dava Şartı) Arabuluculuk
Hukuki DayanakHUAK m. 1 7036 Sayılı Kanun m. 3
Başvuru ZamanıHer zaman (Dava açılmadan önce veya sonra) Dava açılmadan önce zorunlu
Arabulucu SeçimiTarafların ortak mutabakatı ile serbestçe Büro tarafından puanlama usulüyle atama
Süreç DinamiğiTamamen iradi, taraflar her an çekilebilir İlk toplantıya katılım zorunluluğu (mali yaptırım riskli)
Belgenin Gücüİcra edilebilirlik şerhi ile ilam niteliği kazanır İcra edilebilirlik şerhi ile ilam niteliği kazanır

Vaka Analizi: TEKİRDAĞ BAM 5. HD ve YARGITAY 9. HD Kararları

İncelenen somut olayda (Tekirdağ BAM 5. HD, 2025/1578 E., 2025/1684 K.), işçinin iş sözleşmesinin işveren tarafından 04.09.2024 tarihinde sona erdirildiği, aynı gün arabuluculuk başvurusu yapılarak yine aynı gün anlaşma tutanağının düzenlendiği görülmektedir. Bu durum, iş uyuşmazlıklarında “sahte” veya “şekli” arabuluculuk süreçlerinin prototipi niteliğindedir.

Somut Olayın Teknik Detayları

Olayda davacı işçinin 6 yıl 3 aydan fazla kıdem süresi bulunmaktadır. Aylık brüt ücreti 51.808,50-TL olarak tespit edilmiştir. Arabuluculuk tutanağı ile işçiye ödenmesi kararlaştırılan net tutar ise 156.058,70-TL’dir. Bu tutarın içinde kıdem, ihbar, fazla mesai, yıllık izin, hafta tatili, UBGT, kötüniyet tazminatı ve hatta iş kazası tazminatı gibi çok sayıda kalem yer almaktadır.

Mahkeme ve BAM tarafından yapılan incelemede, davacı tanığı L.B.’nin beyanları sürece ışık tutmuştur. Tanık, kendisi de dahil 6-7 kişinin aynı gün işten çıkarıldığını, aynı gün araba ile aynı arabulucuya götürüldüklerini ve sürecin bir dayatma ile yürütüldüğünü ifade etmiştir.

Mahkemenin Hukuki Gerekçesi ve İptal Nedenleri

Mahkeme, arabuluculuk tutanağının geçersizliğine hükmederken şu temel taşlarını yerleştirmiştir:

  1. Süreçteki Zamansal İmkansızlık: Fesih tarihi ile arabuluculuk işlemlerinin (başvuru, atama, davet, müzakere, tutanak) aynı gün içinde gerçekleşmesi, gerçek bir müzakere ortamının oluşmadığının en güçlü karinesidir.
  2. Müzakere Eksikliği: Arabuluculuğun temel amacı, mevcut bir uyuşmazlığın müzakere edilerek çözülmesidir. Somut olayda, alacak kalemlerinin daha önceden müzakere edildiği ispatlanamamış, süreç salt dava açılmasını engellemek amacıyla kullanılmıştır.
  3. Aydınlatma Yükümlülüğünün İhlali: Arabulucunun, sürecin sonuçları hakkında tarafları aydınlatma görevi (HUAK m. 11) kağıt üzerinde kalmış, fiilen uygulanmamıştır.
  4. Aşırı Yararlanma (Gabin): İşçinin 6 yıllık kıdemi ve yüksek ücreti dikkate alındığında, 156 bin TL’lik ödeme “oldukça orantısız” bulunmuştur. İşveren karşısında zayıf konumda olan işçinin bu durumu, aşırı yararlanma niteliğinde değerlendirilmiştir.

İş Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Anlaşma Belgesinin Geçersizlik Halleri

Arabuluculuk anlaşma belgesi, maddi hukuk anlamında bir borçlar hukuku sözleşmesidir. Dolayısıyla, bu belgenin geçerliliği 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun (TBK) genel hükümlerine tabidir.

1. Aşırı Yararlanma (TBK m. 28)

İş hukukunda arabuluculuk tutanaklarının iptalinde en sık başvurulan gerekçe aşırı yararlanmadır. Bir sözleşmede tarafların edimleri arasında “açık bir orantısızlık” varsa ve bu orantısızlık, zarar görenin zor durumda kalmasından, düşüncesizliğinden veya deneyimsizliğinden faydalanılmak suretiyle gerçekleştirilmişse, aşırı yararlanma söz konusudur. Tekirdağ BAM kararında, işçinin feshin şoku altındayken aynı gün masaya oturtulması “zor durumda kalma” ve “düşüncesiz hareket etme” kapsamında değerlendirilmiştir.

2. İrade Fesadı Halleri (Hata, Hile, Korkutma)

TBK m. 30-39 uyarınca, taraflardan birinin iradesi sakatlanmışsa, anlaşma belgesinin iptali istenebilir. İşçinin işten çıkarılma tehdidi altında veya haklarının tamamını alacağı söylenerek kandırılması (hile) durumunda, arabuluculuk tutanağı sıhhatini kaybeder.

3. Emredici Kurallara ve Ahlaka Aykırılık (TBK m. 27)

Kanunun emredici hükümlerine, ahlaka, kamu düzenine veya kişilik haklarına aykırı olan arabuluculuk anlaşmaları hükümsüzdür. Örneğin, işçinin ileride doğacak iş kazası haklarından peşinen vazgeçmesi veya henüz hak kazanmadığı (fesih gerçekleşmeden) kıdem tazminatı için anlaşması bu kapsamda değerlendirilebilir.

Arabulucunun Aydınlatma Yükümlülüğü ve Etik Sorumluluğu

HUAK m. 11 uyarınca arabulucu, faaliyetin başında tarafları sürecin esasları, sonuçları ve özellikle anlaşma belgesinin ilam niteliği hakkında aydınlatmakla yükümlüdür.

Aydınlatmanın Kapsamı

Arabulucu sadece “İmzaladığınız bu belge mahkeme ilamı gibidir” demekle yetinmemelidir. İş uyuşmazlıklarında arabulucu;

  • İşçinin dava açma hakkının sona erdiğini,
  • Üzerinde anlaşılan tutarların feragat edilen hakları ne ölçüde karşıladığını (tarafsızlığı bozmadan),
  • Gerekirse bir avukattan hukuki yardım alabileceğini hatırlatmalıdır.

Tarafsızlık ve Eşitlik İlkesi

Arabulucu, taraflar arasında eşitliği gözetmekle yükümlüdür (HUAK m. 9). Eğer arabulucu, işverenin sürekli olarak çalıştığı bir isimse veya işçileri işverenin arabasıyla topluca ofisine getirip seri imzalar alıyorsa, tarafsızlık ilkesi ağır şekilde ihlal edilmiş demektir. Bu durum, arabulucunun disiplin sorumluluğunun yanı sıra tutanağın iptali sebebidir.

İhtiyari Arabuluculukta “Aynı Gün” Riski: Neden Kaçınılmalı?

Yargıtay ve BAM kararlarındaki ortak payda, “fesih ile aynı gün yapılan arabuluculuğun” hayatın olağan akışına aykırılığıdır.

Kronolojik İmkansızlık Tablosu

Bir günlük süreçte yapılması beklenen işlemlerin yoğunluğu, sürecin sıhhatini sorgulatmaktadır:

İşlem AdımıMakul Süre / BeklentiAynı Gün Uygulaması
Fesih Bildirimiİşçinin tebellüğ etmesi ve sindirmesiDakikalar içinde
Arabulucu SeçimiTarafların araştırıp mutabık kalmasıİşveren tarafından empoze
HazırlıkAlacak kalemlerinin hesaplanması (Bordro inceleme)Önceden hazırlanmış taslaklar
MüzakereTeklif ve karşı tekliflerin değerlendirilmesi“İmzala ve paranı al” dayatması
AydınlatmaArabulucunun tarafları bilgilendirmesiŞekli ve yetersiz

Bu tablo, yargının neden aynı gün yapılan işlemleri “müzakere yokluğu” ve “hak arama özgürlüğünün engellenmesi” olarak nitelediğini açıkça ortaya koymaktadır.

İş Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Anlaşma Belgesi ve İbraname

Doktrinde Prof. Dr. Sarper Süzek, İş Hukuku (Reta Yayıncılık) kitabında, arabuluculuk tutanağının bir ibraname olmadığını, ancak borcu sona erdirme etkisi bakımından benzer sonuçlar doğurduğunu belirtmektedir.

Temel Farklar

TBK m. 420’de düzenlenen ibraname şartları (yazılı olması, fesihten en az 1 ay sonra düzenlenmesi, banka aracılığıyla ödeme vb.) arabuluculuk tutanakları için doğrudan uygulanmaz. Ancak yargı, arabuluculuğun TBK 420’deki koruyucu hükümleri delmek için bir “maske” olarak kullanılmasına izin vermemektedir. Eğer arabuluculuk süreci, işçinin haklarını gerçekten müzakere etmediği, sadece ödeme belgesi niteliğinde bir kağıt olduğu bir yapıdaysa, bu belge “irade fesadı” veya “kanuna karşı hile” gerekçesiyle iptal edilir.

Anahtar Rehber: İhtiyari Arabuluculuğun Doğru Uygulama Adımları (“Altın Kurallar”)

Bozkurt Arabuluculuk ve Avukatlık Bürosu olarak, iş uyuşmazlıklarında ihtiyari arabuluculuk sürecini yönetecek meslektaşlarımıza ve işveren vekillerine şu “Altın Kuralları” önermekteyiz:

1. Hazırlık ve Zamanlama (Düşünme Süresi)

İş sözleşmesi feshedildikten sonra işçiye en az 2-3 iş günü “düşünme ve danışma süresi” verilmelidir. Fesih şoku altındaki işçinin attığı imza her zaman iptal riskine gebedir.

2. Arabulucu Seçiminde Şeffaflık

Arabulucu, işveren tarafından belirlenip işçinin önüne konulmamalıdır. Taraflara birkaç arabulucu ismi sunulmalı veya işçinin kendi tanıdığı bir arabulucuyu önermesine imkan tanınmalıdır.

3. Gerçek Bir Müzakere Ortamı Tesisi

Arabulucu, tarafları ortak toplantıda buluşturmalı, her bir alacak kalemini tek tek sormalıdır. “Kıdem tazminatı için ne kadar talep ediyorsunuz? İşverenin teklifi nedir?” gibi sorular tutanak öncesinde mutlaka sorulmalı ve bu tartışmaların yapıldığı tutanağın içeriğinden (satır aralarından) anlaşılmalıdır.

4. Teknik Hesaplama ve Şeffaflık

Anlaşma bedeli belirlenirken, işçinin son brüt ücreti, hizmet süresi ve kullanmadığı izinleri gibi veriler masaya yatırılmalıdır. Hesaplamalarda bariz hatalar veya büyük eksiklikler (örneğin 6 yıllık işçiye 1 yıllık kıdem ödenmesi) “aşırı yararlanma” iddiasını güçlendirir.

5. Avukat Desteğinin Teşviki

Özellikle yüksek tutarlı uyuşmazlıklarda, işçinin bir avukat vasıtasıyla temsil edilmesi veya en azından görüş alması, tutanağın hukuki zırhını kuvvetlendirir. Avukat huzurunda yapılan anlaşmalarda “irade fesadı” iddiası yargıtay nezdinde çok zor kabul görmektedir.

6. Ödeme Şekli

Anlaşma tutarının banka aracılığıyla, açıklama kısmına “Arabuluculuk Anlaşma Tutanağı Gereği” yazılarak ödenmesi, ifanın ispatı ve dürüstlük kuralı bakımından elzemdir.

Asıl İşveren – Alt İşveren İlişkilerinde Özel Durumlar

İş uyuşmazlıklarında asıl işveren ve alt işveren müteselsilen sorumludur. İhtiyari arabuluculukta sadece alt işveren ile anlaşılması, işçinin asıl işverene karşı dava açma hakkını tamamen kapatmayabilir.

7036 sayılı Kanun m. 3/15’te işe iade davaları için getirilen “birlikte katılım” kuralı, ihtiyari arabuluculukta da bir “güvenlik önlemi” olarak uygulanmalıdır. Eğer işçi tüm haklarını tasfiye etmek istiyorsa, her iki işverenin de arabuluculuk sürecinde taraf olarak yer alması en sağlıklı yoldur.

Sonuç ve Hukuki Değerlendirme

Tekirdağ BAM ve Yargıtay’ın güncel kararları, arabuluculuğun ruhuna aykırı, şekli ve baskıcı uygulamaların yargıdan döneceğini net bir şekilde ortaya koymuştur. Arabuluculuk, işverenin “borçtan kurtulma belgesi” (ibraname) değil, tarafların uyuşmazlığı ortak akılla çözdüğü bir “barış belgesi” olmalıdır.

İş hukukunda ihtiyari arabuluculuğun geçerli sayılabilmesi için;

  • Fesihten sonra makul bir sürenin geçmiş olması,
  • Arabulucunun aydınlatma görevini fiilen yerine getirmesi,
  • Taraflar arasında gerçek bir teklif-karşı teklif trafiğinin yaşanması,
  • Anlaşılan tutarın, işçinin yasal hakları ile kabul edilebilir (makul) bir denge içinde olması şarttır.

Bozkurt Arabuluculuk ve Avukatlık Bürosu olarak, müvekkillerimize ve meslektaşlarımıza tavsiyemiz; arabuluculuk tutanaklarını “hızlı biten bir formalite” olarak değil, “hukuki güvenliği sağlayan bir süreç” olarak görmeleridir. Bu rehberde belirtilen ilkeler çerçevesinde yürütülen bir ihtiyari arabuluculuk süreci, hem işçinin hakkına kavuşmasını sağlar hem de işvereni yıllarca sürecek belirsiz yargılama maliyetlerinden ve iptal risklerinden korur.

Hukuki uyuşmazlıkların çözümünde “dürüstlük” ve “şeffaflık”, en güçlü yasal kalkandır.

“İş Uyuşmazlıklarında İhtiyari Arabuluculuk Süreçlerinin Hukuki Güvenliği ve Geçersizlik Halleri” şeklinde oluşabilecek sorunlara en kısa şekilde yanıt bulmak için, alanında uzman arabulucu veya avukatın görüşüne başvurulabilir. *YA010

Yazar: Arb. Av. Cem BOZKURT (A.D.B.-18125/İst. Barosu-57555)

Trafik Kazalarında Kusur Dağılımı ve Alkollü Sürüşte Tazminat Sorumluluğu (Münhasırlık Şartı) Nasıl Değişir? – YA009

2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu (KTK), işletenin sorumluluğunu “tehlike sorumluluğu” esasına dayandırmıştır. KTK m. 85 uyarınca, bir motorlu aracın işletilmesi bir kimsenin ölümüne, yaralanmasına veya bir şeyin zarara uğramasına sebep olursa, işleten ve teşebbüs sahibi doğan zarardan müteselsilen sorumlu tutulur. Ancak bu sorumluluk mutlak olmayıp, kusur dağılımı ve illiyet bağı gibi unsurlarla şekillenir.

Hukuk davalarında ve sigorta uygulamalarında kusur, %100 üzerinden oransal bir dağılıma tabi tutulmaktadır.

Kusur OranıHukuki NiteliğiTazminat Durumu
%0 (Kusursuz)Kural ihlali bulunmayan taraf.Zararın tamamını karşıdan alır.
%25 (Tali)İkincil derecede kural ihlali.Zararın %75’ini talep edebilir.
%50 (Müşterek)Eşit oranda kural ihlali.Hasarın yarısını alır.
%75 (Asli)Birincil derecede sorumlu.Sadece %25 tazminat alabilir.
%100 (Tam)Tek başına kaza sebebi.Tazminat talep edemez.

KTK m. 84, trafiği temelinden sarsan ihlalleri asli kusur saymıştır:

  • Kırmızı ışık ihlali ve dur işaretine uymamak.
  • Taşıt giremez levhası bulunan yola girmek.
  • Arkadan çarpma (Takip mesafesi ihlali).

Prof. Dr. Ahmet ÇELİK, “Tazminat Hukuku Yazıları – I” (2025) eserinde, öndeki aracın “haklı bir sebep olmaksızın aniden durması” durumunda arkadan çarpanın kusurunun azalabileceğini belirtmektedir.

Alkollü araç kullanımı KTK m. 48’de düzenlenmiştir. 2026 yılı itibarıyla yaptırımlar şöyledir:

İhlal Sırası2026 Para CezasıEhliyete El Konulma
Birinci Kez25.000,00-TL6 Ay
İkinci Kez50.000,00-TL2 Yıl
Üçüncü Kez150.000,00-TL5 Yıl
Test Reddi150.000,00-TL5 Yıl

Alkol miktarı 1.00 promilin üzerine çıktığında, TCK m. 179/3 uyarınca “Trafik Güvenliğini Tehlikeye Sokma Suçu” oluşur ve 3 aydan 2 yıla kadar hapis cezası söz konusu olur.

Sigorta şirketleri, üçüncü kişilere ödediği tazminatı kendi sigortalısına rücu ederken “münhasırlık” şartını ispatlamalıdır.

Yargıtay’ın yerleşik içtihadına göre, rücu hakkı için kazanın münhasıran (salt) alkolün etkisiyle meydana gelmiş olması gerekir. Eğer kazanın oluşumunda yol kusuru, karşı tarafın hatası veya teknik arıza gibi dış etkenler rol oynamışsa, kaza “münhasıran” alkolden kaynaklanmamış sayılır ve rücu talebi reddedilir.

Yargıtay, münhasırlık tespiti için mutlaka bir nöroloji uzmanı, bir hukukçu ve bir trafik uzmanından oluşan heyet raporu aranmasını şart koşar. Nörolog; alkolün o kişinin reaksiyon süresini ve güvenli sürüş yeteneğini bilimsel olarak ne derece etkilediğini analiz eder.

Prof. Dr. Ahmet ÇELİK, “Tazminat Hukuku Yazıları – II – Güncel Konular” (2026) isimli eserinde, alkolün varlığı ile kaza arasında doğrudan bir illiyet bağının kurulması gerektiğini vurgular. ÇELİK’e göre, sürücü alkollü olsa dahi kaza karşı tarafın kırmızı ışık ihlali gibi ağır bir kusurundan kaynaklanıyorsa, alkollü sürücüye sadece bu sebeple kusur yüklenemez.

Prof. Dr. Rayegân KENDER’in temelini attığı ve Prof. Dr. Samim ÜNAN tarafından sürdürülen “Kender Sigorta Hukuku” (2025) kitabında, sigortacının rücu hakkının kanundan doğan bağımsız bir hak olduğu, ancak rizikonun gerçekleşmesi ile alkol kullanımı arasındaki nedenselliğin titizlikle incelenmesi gerektiği savunulur.

Bozkurt Arabuluculuk ve Avukatlık Bürosu olarak teknik ve hukuki değerlendirmemiz:

  1. İspat Yükü: Kazanın münhasıran alkol etkisiyle olduğunu ispat yükü sigortacıdadır.
  2. Yan Haklar: Kazada tam kusurlu ve alkollü olan taraf, araç değer kaybı talep edemez; aksine karşı tarafa ödenen değer kaybı kendisine rücu edilir.
  3. Müterafık Kusur: Yolcunun sürücünün alkollü olduğunu bilerek araca binmesi durumunda, TBK m. 52 uyarınca tazminattan indirim yapılır.

Trafik kazalarında alkol, idari ve cezai bir ihlal olsa da; tazminat hukukunda rücu imkanı ancak kazanın tek sebebinin alkol olduğu (münhasırlık) durumlarda doğar.

Bu tür davalarda bilimsel raporlar ve güncel Yargıtay içtihatları ışığında müvekkillere stratejik çözüm sunulması lazımdır ve bu hususta alanında uzman avukatın hukuki yardımına başvurmak mümkündür.

“Trafik Kazalarında Kusur Dağılımı ve Alkollü Sürüşte Tazminat Sorumluluğu (Münhasırlık Şartı) Nasıl Değişir?” şeklinde oluşabilecek sorulara en kısa şekilde yanıt bulmak için, alanında uzman avukatın görüşüne başvurulabilir. *YA009

Yazar: Arb. Av. Cem BOZKURT (A.D.B.-18125/İst. Barosu-57555)